Yakın olmak için gerçekten uzak durmamız mı gerekiyor?

Sınır kelimesini duyduğumuzda çoğumuzun içinde küçük bir savunma refleksi kıpırdıyor mu?

Kültürel olarak ele aldığımızda da sınır; duvar, mesafe, soğukluk ya da kapıya konan bir “hayır” gibi duyuluyor maalesef. Kargo’nun “Şairin Elinde”sini bilenler o melodiyle mırıldanacak şimdi: “Yakın olmak için uzak dur benden.” Sanki sınır çizmek, birini hayatımızdan yarım adım uzaklaştırmakmış gibi…

Ama ya tam tersiyse? Ya sınır, bizi birbirimizden uzaklaştıran değil de asıl yakınlaştıran şeyse? Ki öyle olduğunu öğrendiğimde ben ferahlık hissetmiştim. 

İnsan ilişkilerine ne kadar baktıysam, okuduysam, deneyimlediysem en sağlam bağların, sınırı olmayanlar arasında değil, sınırı en net olanlar arasında kurulduğuna şahit oldum ve yaşadım.

Sınır çizmeyi nerede, nasıl öğreniyoruz?

Hiçbirimiz sınır çizmeyi bilerek doğmuyoruz. Tıpkı yürümek ya da konuşmak gibi, sınır çizmek de öğrenilen bir şey ve ilk dersi hepimiz aynı sınıfta alıyoruz: ailemizde. Dönüp dolaşıp her şey ailemize çıkıyor diye düşünüp sorumluluğun bizde olmadığını düşünmeyin. Yetişkin bireyler olarak hayatımızın kontrolü bizim elimizde. Bazı şeyleri öğrenmemiş olmamız öğrenemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. 

İlk sınırlarımızı aslında çok erken çizmeya çalışıyoruz. Hani o terrible two dönemlerimiz var ya iki-üç yaşlarında her şeye “hayır” dediğimiz o meşhur dönem. Bu dönemlerimiz bir yaramazlık değil; benliğimizin ilk provası. O “hayır”larla “ben annemden, babamdan ayrı biriyim” demeyi deniyoruz ve bu ilk hayırlarımıza nasıl karşılık verildiği de, ömür boyu taşıyacağımız sınır alışkanlığını belirleyen en önemli faktörlerden biri oluyor.

Hepimizin bildiği üzere en erken ilişkilerimiz içimizde bir şablon bırakıyor; yakınlığa, çatışmaya, “hayır”a nasıl tepki vereceğimizi büyük ölçüde o şablon yazıyor. Ama kültürel olarak sınır çizmek çoğumuz için ürkütücü, çünkü birçok evde bize sınır değil uyum öğretiliyor. “Sevilmek için hayırlarını yutacaksın” diyen evlerde büyümek, sınırın ne olduğunu içselleştirmeyi hakikaten hepimiz için zorlaştırıyor.

Ama şöyle bir gerçek var: Birer yetişkin olarak hayatımızdan, yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan artık biz sorumluyuz. O yüzden geçmişi, büyüdüğümüz evleri, ebeveynlerimizi suçlamadan; sınırlarımızın sorumluluğunu üstlenerek gerekli adımları atabiliriz. Öğrenilmiş her şey yeniden öğrenilebilir…

Ve bence yetişkin olmanın en güzel yanı da bu: Çocukken bize verilmeyen izni, artık kendimize kendimiz verebiliyoruz. Daha ne olsun. 🙂

Peki sınır dediğimiz şey ne?

Sınırı, en iyi ne olmadığından yola çıkarak tanımlamak isterim.

Sınır, başkalarına çektiğimiz bir çizgi değil; aslında çok daha içeriye dönük bir şey. Bir insanın nerede bitip ötekinin nerede başladığını gösterir, yani sınır kimliğin ta kendisi. Bu yüzden sınır çizmek “ben buyum” demektir. Yine burada bir parantez açmak istiyorum. “Bana ne ben buyum ister kabul eder ister kabul etmez”den daha başka ve sağlıklı bir “ben buyum” demek. Neyi kabul ederim, neyi etmem; nerede varım, nerede yokum…

Her şeyimiz  bu tek çizgide saklı ve özgürlüğümüz de. Hayır Diyebilme Sanatı bunu neredeyse bir tokat netliğinde söylüyor:

“Sınırlarınız, kim olduğunuzdur.”  — Hayır Diyebilme Sanatı

Hayatının iplerini başkasının eline vermiş biri özgür sayılabilir mi gerçekten? Sınırları çiğnenmiş bir ülkenin özgür sayılamayacağı gibi, hayır diyemeyen biri de pek tabii özgür değildir. Sınır konuşabilseydi bence şöyle derdi: “Ben seni dışarıda tutmak için değil, içeride kaybolmayasın diye buradayım.”

Sınırlarımızı korumak neden bu kadar önemli?

Korumadığımız her sınır, bizden sessizce bir parça götürür. Hayır Diyebilme Sanatı kitabı, hayır diyemeyenlerin sınırları ihlal edildikçe adım adım bir benlik kaybına sürüklendiğini söylüyor. Üstelik bu bedel sadece ruhsal da kalmıyor; süregelen sınır ihlalleri öfke patlamalarından uykusuzluğa, mide sorunlarından depresyona uzanan çok somut belirtilerle ilişkilendiriliyor. Yani bedenimiz, zihnin diyemediği hayırı bir yerden sonra semptomla dile getiriyor.

Freud kaygı için “bir şeyin ters gittiğinin değil, bir şeyin önemli olduğunun mesajı” demişti. Ben sınır ihtiyacını da açıkçası böyle okuyorum. İçimizde biriken huzursuzluk, “yine yaptım, yine hayır diyemedim” pişmanlığı bir kusur değil, bizim için güçlü bir sinyal. Peki neyin sinyali? Bize neyin değerli olduğunu, nerede kendimizi çiğnettiğimizi gösteren bir sinyal, bir pusula. Sınırı korumak, benim için bu yüzden bencillik değil; aksine etkisini, ilişkilerime katkısını gördükçe ve yaşadıkça en temel öz bakım biçimim. Sınırımı çizdiğim ve koruduğum her an “Ohh be!” anı yaşıyorum. Ve açıkçası öz saygımın da arttığını hissediyorum. 

Sınır çizmekle ilgili öğrendiğim, en kıymetli bulduğum ve deneyimlediğim, iyi hissettiren şeylerden biri de; sınır sadece sınırı çizeni değil, ilişkinin kendisini de korur. İçimizde biriken kırgınlığı zamanla sitemle, soğuklukla, o meşhur pasif agresiflikle dışarı sızdırmamızın bir sebebi de sınırlarmızı çizememek, koruyamamak. Karşımızdaki kişi  bizimle kurduğu ilişkide ya da mevcut durumda nereye kadar gidebileceğini hiç öğrenemediği için, farkında bile olmadan sınırı biraz daha zorlar doğal olarak. Hiçbir yetişkinin bir başka yetişkinin mutluluğundan sorumlu olmadığı gibi başkasının sınırlarını çizmekte ya da korumakta da sorumluluğu yok ama sağlıklı bir ilişki için sınırlarımıza saygı duymak zorundayız. Ki zaten sınırlarımıza saygı duyan kişilerle ancak uzun süreli ve yakın ilişkiler kurabiliyoruz bu yüzden.  Sınırlarımızı biz belirlemek ve biz korumalıyız. 

Madem bu kadar önemli, neden koruyamıyoruz?

Sınır çizmeye çalıştığımız an içimizde hangi ses uyanıyor? Ya kırılırsa? Ya beni bencil sanırsa? Ya artık sevmezse?… Ağzımızı bile açmadan zihnimizde duyduğumuz bu seslerin hepsinin altında yatan duygu: suçluluk. Nasıl konuşabilmekle iletişim kurabilmek aynı şey değilse, her hayır da her sınır çizme de gerçekten etkili bir hayır olmayabilir. Zira etkili bir hayırın içinde suçluluğa hiç bir yer olmadığını söylüyor uzmanlar. 

Hayır Diyebilme Sanatı kitabından bi alıntı yapmak isterim:

“Tereddütsüz, kaygısız, kararlı, saygılı, dirençsiz ve en önemlisi de suçluluk hissi barındırmayan, kendinden emin bir hayır varlık ve benlik alanınızın en güçlü muhafızıdır.”  — Hayır Diyebilme Sanatı

“Sınırlarınız, kim olduğunuzdur.”

Suçlu bir hayır yarım bir evet demek olabilir.. “Gelemem ama istersen sana taksi çağırayım, öğlen ben götürsem, akşam telafi etsem…” diye uzayan her cümle, karşı tarafa aslında “senin talebin haklı, ben suçluyum” demenin kibar yolu olabilir. Sınırı koyuyoruz, ve hemen ardından arkasından özür dileyerek yıkabiliyoruz. İletişimde ihtiyacımız olan şey sade ve kibar bir netlik… Kendi önceliğini açıkça söyleyen, çözüm bulma yükünü de üstlenmeyen bir cümle. Ne bencil yapar bu, ne suçlu; sadece o an uygun olunmadığını söyler.

Bir de en sinsisi var: ego.

Eckhart Tolle Varolmanın Gücü’nde, çatışmalarımızın büyük kısmının kendini düşünceleriyle özdeşleştiren egodan doğduğunu söyler. Sınır koyamayışımız korkudan değil, egonun o “iyi insan” imgesine tutunmasından da kaynaklanabilir ve maalesef imgeyi bozmamak için kendimizi feda ederiz. Tolle’nin altını çizdiğim satırlarından biri de şu: İnsan başkasıyla kavga ederken bile aslında kendisiyle kavga ediyordur. Sınır meselesi de öyle, dışarıdaki o kişiyle değil, içimizdeki “beni sevmezlerse yok olurum” korkusuyla pazarlık ediyoruz.

Peki sınır çizmek bizi nasıl yakınlaştırıyor?

Buraya kadar her şey bir çelişki gibi durabilir: Bir yandan sınır koy, kendini koru; öbür yandan yakınlaş, sevgiyle açıl. Çilek yiyeyim ama muz tadı gelsin gibi hissettirmiş olabilir. 🙂

Ama aslında sınır çizme ve yakınlaşma birbirini dışlamıyor aksine birbirini mümkün kılıyor.

Sınır ile bağ arasındaki ilişki, bir evin duvarlarıyla kapıları gibi. Duvarı olmayan ev mahremiyet vermez; kapısı olmayan yani her yanı duvar olan ev hapishaneye döner. Sağlıklı insan hem duvarı hem kapısı olan insan. Sınır olmadan yakınlık bizi boğar, yakınlık olmadan sınır soğuk bir kaleye döner. İkisi bir araya geldiğinde “ohh be hayat varmış”. 

Robert Greene İnsan Doğasının Yasaları’nda gerçek bağın yolunu öz sevgiyi empatiye çevirmekten geçiriyor. Ama onun anlattığı empati kendini silip karşıdakinde erimek değil tam tersine, kendi benliğinden emin olan insanın savunuculuğunu bırakıp bir başkasını gerçekten dinleyebilmesi. Greene, insanların söylediklerimizden çok enerjimize ve tutumumuza yanıt verdiğini söylüyor. Sınırı net birinin huzur yaydığını; çünkü ne istediğinin belli olduğunu, evet dediğinde gerçekten evet dediğinden bahsediyor ve açıkçası özellikle bu sonuncusu insanın o ilişkide iletişimde de kendini güvende hissetmesine zemin hazırlıyor. Evet ya da hayır derken kafasının arkasında başka bir ajandası olmadığını bilmek karşımızdaki kişiyle daha güvenli ilişki kurmamızı sağlamaz mı? 

Kuracağımız bağın sırrı da burada çünkü işin içinde güven var. 

Sınırsız ilişkiler neden bu kadar kırılgan ve yüzeysel?

Sınırın olmadığı yerde gerçek bir “ben” yoktur; ve iki gerçek “ben” olmadan gerçek bir “biz” de kurulamaz. Bu kadar basit.  Sınırsız ilişkilerde taraflar birbirine yaklaşmaz, birbirinin içine çöker. Bir süre sonra kim neyi istiyor, kim nerede bitiyor belli olmaz. Bu dışarıdan çok yakın görünür ama aslında en kırılgan olanıdır, çünkü altında biriken kırgınlık gün gelir tek bir kıvılcımla patlar. 

Benim başucu yazarlarımdan olan Tolle’nin bir gözlemi burada tüyler ürpertecek kadar doğru: Bazı insanlar adeta kırgınlıklarına bağımlı hale gelir. Geçmişteki her incinme egonun deposunda bir cephane gibi saklanır ve bir sonraki tartışmada yeniden ateşlenir. Sınırın olmadığı ilişkilerde bu depo hiç boşalmaz, çünkü hiçbir şey zamanında söylenmemiştir. Çift artık o anki mesele hakkında değil, yılların biriktirdiği bütün söylenmemiş hayırlar hakkında kavga eder. Yüzeyselliğin kaynağı da bu: Sürekli idare edilen, hiç gerçekten konuşulmayan bir ilişki, ne kadar uzun sürerse sürsün derinleşemez.

İlişkilerimizi yıpratan şey çatışmalarımız değil, çatışmalarımızın biçimi.

İlişki psikolojisi de bunu başka bir dilde söylüyor bize zaten; bağırmak, kişisel eleştiriye kaymak ya da tümden susup geri geçilmek gibi davranışlara sahip çiftlerin ayrılma ihtimali belirgin biçimde daha yüksek ve bu davranışların hepsinin temelinde belirgin biçimde sınır eksikliği yatabiliyor. Zamanında “bu bana dokunuyor, ben bundan hoşlanmıyorum” diyen insan bir yerden sonra ya patlıyor ya kaçıyor. Ben bunu biraz da ağız şapırtısına dayanamayan birinin bunu sofrada ifade edememesine benzetiyorum ki yazarken bile rahatsız oldum. 🙂 Sofradaki kişinin sürekli ağzını şapırdattığını, sizin bundan çok rahatsız olduğunuzu, onun ağzını şapırdattığının ve dahası bundan rahatsız olduğunuzun farkında olmadığını düşünün. Söyleyemediğiniz her an o sofra işkence olur. Sonra ne olur? Sofradan kaçarsınız, rahatsızlığınızı ifade edemezsiniz ve o kişiyle de sofraya oturmazsınız. Tavşan dağa küser ama dağın da haberi olmaz.

Sağlam ilişki, iki bütün insanın buluşmasıdır; birbirini tamamlamaya çalışan iki yarımın değil.

Suçluluk duymadan hayır demek, savunmayı bırakıp dinlemek, biriktirmeden zamanında söylemek bunların hepsi öğrenilebilir. Sınır çizmek başta ürkütücü gelebilir, çünkü sevgiyi kaybedeceğimizi sanırız ama ilk kez “ben buyum” dediğimizde, karşımızdaki bizi belki de ilk kez gerçekten görür.

Not: Bu yazı sınırları gündelik ilişkiler bağlamında ele alır. Sürekli sınır ihlali, istismar ya da örseleyici bir ilişki söz konusuysa bu tek başına taşınacak bir yük değildir; bir ruh sağlığı uzmanının desteğini almak en doğru adımdır.

Yararlandığım isimler ve eserler: Hayır Diyebilme Sanatı (Muhteşem Psikoloji) · Robert Greene, İnsan Doğasının Yasaları · Jo-Ellan Dimitrius, İnsanları Okumak · Eckhart Tolle, Varolmanın Gücü · Sigmund Freud (kaygının “mesaj/sinyal” işlevi) · Bağlanma kuramı (Bowlby & Ainsworth) ·