İnsan olarak bizim hayatta kalmamızı sağlayan en başarılı biyolojik mekanizmalardan olan kaygıyı biz ne zamandan beri düşman olarak görmeye başladık?
Bugün “fazla kaygılı” olduğunu düşündüğümüz beynimiz, binlerce nesildir bizi hayatta tutan beynimizin ta kendisi… Kaygı bir uygulama ile, bir egzersiz ile, bir içerik ya da bir davet ile hayatımızdan söküp atılması gereken bir kusur değil. Onu, fark edilmesi, anlaşılması, anlamlandırılması ve hatta bir güç olarak kullanılabilecek hale getirilmesi gereken temel bir duygu olarak görüyorum.
Önemli bir not: Bu yazı, kaygıyı gündelik ve “normal” hâliyle ele alır; tıbbi tavsiye yerine geçmez. Kaygı, panik ya da kronik anksiyete gündelik işlevselliğinizi ciddi biçimde etkiliyorsa bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak en doğru adımdır.
Önce şunu ayıralım: korku mu, kaygı mı?
İkisinin arasında ince bir çizgi var. Bu çizgiyi şöyle ifade edebiliriz, korkunun adresi var, kaygının yok. Daha net ifade edecek olursak; korku somut bir olaya karşı, kaygı henüz olmamış ve büyük ihtimalle de henüz olmayacak belirsiz bir olasılığa karşı aldığımız pozisyon. Yani ikisi konuşacak olsaydı onları muhtemelen şöyle duyardık: korku “ şu an burada bir tehlike var.” derdi; kaygı “ya bir tehlike olursa” diye fısıldardı ki bence zaman zaman bağırırdı. 🙂
Evrimin bize bıraktığı bu hassas alarm sisteminin yalnız bir sorunu var… Gerçek tehlikeler ile olasılıkları her zaman ayırt edememesi… Belirsizliği potansiyel tehdit olarak yorumlarken de gerçekten ortada kaygılanmamız gereken, alarm sistemimizin çalışmasının zaruri olduğu bir durum varken de aynı biyolojik sistemimiz çalışır.
Amigdalamız yani alarm sistemimiz tehlikeleri tarar ve sinyalleri başlatır. Kaygımız aşırı uyarılır ve sürekli alarm verir. Prefrontal korteksimiz yani kontrol merkezimiz mantıklı düşünme ve kararlar alma görevini üstlenir fakat kaygılı anlarda bu bölge zayıflar ve amigdalanın çalışmasını durdurmakta zorlanır. Hipokampüs ise hafıza merkezimizdir ve bu anıları ve eski korkuları depolar. Geçmişteki kötü olayları hatırlayarak mevcut kaygımızı daha da büyütebilir.
Kaygı sadece beyinde düşünceler ve duygularımızla soyut bir şekilde yer almaz bedenimizde de kendini pek tabii gösterir. Kalbimiz hızlı atar, nefesimiz daralır, mide bulantısı ve iştah değişimi olur ki duygusal beslenmenin nedenlerinden biridir. Yorgunluk, titreme ve terleme ile de bize kendisinin orda olduğunu gösterir. Bunların her biri bir semptom olsa da kaygı Freud’a göre bir semptom değil bir mesaj. Bir şeyin ters gittiğinin değil, bir şeyin önemli olduğunun haberi, mesajı.
Filozof Søren Kierkegaard Freud’dan biraz daha farklı bakıyor kaygıya. Filozofa göre kaygı, özgürlüğün baş dönmesi çünkü şunu söylüyor, “Önümüzde sonsuz olasılık yani özgürlük açıldığında ortaya kaygı çıkar. Hayvanlar kaygılanmaz çünkü seçemezler. Biz kaygılanırız çünkü seçebiliriz.” Yani bir yandan kaygı bizi evrimsel süreçte hayatta tutmuşken, Freud’a göre bir mesajken, bir yandan da insan olmanın bedeli ve kanıtı.
Kaygının taşıdığı bilgi
Kaygı biz var olduğumuz sürece var olmuş; hatta şu an varlığımız ve belki de gerçekleştirdiğimiz ve korunduğumuz birçok şey onun sayesinde. Bizi var eden bir şeye önce şükretmemiz gerekmez mi? Anlamamız, sorgulamamız ve içselleştirmemiz gereken soru “bu kaygıdan nasıl kurtulurum?” değil, “bu kaygı bana ne söylüyor?” olmalı.
Benim en çok merak ettiğim şeylerden birisi şu: biz bu eski dostumuzu ne zaman öcüye çevirdik? Stoacılar için kaygı, doğru yaşamayı öğrenmenin bir parçasıydı. Kierkegaard için varoluşun ta kendisiydi.
Bence kırılma birkaç aşamada oldu:
Birincisi, kaygının tıbbileşmesi. Modern psikoloji ve psikiyatri kaygıyı ölçülebilir, teşhis edilebilir ve tedavi edilebilir bir şeye çevirdi… Elbette hiç farkında olmadan yok sayarak devam etseydik daha iyiydi demek değil bu. Aksine müthiş bir gelişme zira gerçekten acı çekenler nihayet yardım alabildi. Ama bir yan etkisi de oldu: kaygının her hali giderek “düzeltilmesi gereken bir bozukluk” gibi okunmaya başladı. Sinyal biraz semptoma indirgendi. Ben bunu biraz da günümüz teknolojileri, sosyal medya, alışkanlıkları ve uyaranlar yüzünden dikkat dağınıklığı yaşayan kişilerin kendini ADHD’li olarak etiketlemesine ya da her olayı “travma” sanmasına benzetiyorum.
Bir diğeri üretkenlik ve pozitiflik kültürü ki dünyayı ele geçirmiş halde. Sürekli mutlu, sürekli sakin ve sürekli “iyi” olmamız gereken bir çağa girdik. Kendimize kötü olmayı, durmayı, verimsiz (kime göre neye göre) bir gün geçirmeyi hak olarak görmüyoruz. Huzur bir erdem değil, bir performans haline geldi hal böyle olunca kaygı da verimliliğe ket vuran bir arıza, satın alınacak bir çözümle susturulması gereken bir gürültü oldu. Hoş geldin “sakinlik endüstrisi”.
En incesi ise kusursuzluk yanılsaması… Herkesin sakin ve “yoluna girmiş” göründüğü bir vitrinin karşısında kendi içimizdeki dalgalanma bize bir eksiklik ve yetersizlik gibi geldi; biz de kaygımızdan utanmaya başladık. Utandıkça sakladık, bastırdık ve öcüleştirdik.
Kaygıyı dinlemek zor… Bize bir şey söylüyor, bir şey anlatmaya çalışıyor ve bence daha önemlisi bir şey yapmamızı istiyor!
Hangi kaygı?
Kaygının tek bir yüzü yok.
En sevdiğim ayrımlardan birini “Kaygının Anlamı” kitabının yazarı ve aynı zamanda varoluşçu psikolog Rollo May yapmış. May kaygıyı ikiye ayırmış, normal kaygı ile nörotik kaygı. Normal kaygı tehditle orantılıdır, bizi harekete geçirir, hatta yaratıcı kılar; sınava çalıştıran, sunuma hazırlatan, ilişkideki çatlağı fark ettiren kaygı budur. Nörotik kaygıysa orantısızdır, bizi felç eder, kaçışa ve savunmaya iter, hayatı daraltır. May’in ölçütü çok net: bir davranışı “gerçekten istediğimiz için değil, sadece kaygımızı yatıştırdığı için” zorlanarak yapmaya başladığımızda çizgiyi geçmişizdir.
Bir de filozof-teolog Paul Tillich’in “Olma Cesareti”ndeki üçlü ayrımı var: kader ve ölüm kaygısı, suçluluk kaygısı, bir de boşluk ve anlamsızlık kaygısı. Tillich’in en çarpıcı tespiti de şu: her çağın kendine hakim bir kaygı türü vardır. İlkçağ ölümle, ortaçağ suçlulukla boğuşmuş. Tillich bizim çağımızı anlamsızlık kaygısının çağı olarak tanımlıyor; “tüm anlamlara anlam veren nihai bir anlamın kaybı” diyor buna.
Belirsizliğin, seçeneğin, sürekli karşılaştırmanın ve “acaba doğru hayatı mı yaşıyorum?”sorusunun kaygısı bizim yaşadığımız. Adresi olmayan, arka planda susmayan, sinek vızıltısı gibi bir ses bize aslanı olmayan bir tetik yaşatıyor her an.
Doğru biçimde kaygılanmayı öğrenen, en nihai şeyi öğrenmiştir.
Kierkegaard
Kime göre neye göre?
Kaygının oluşması için bir tetikleyiciye ihtiyacımız var. Kişiden kişiye bu tetikleyiciler değişse de genel olarak bir örüntü var. Genel olarak şu üçünden biri sarsıldığında merhaba diyor: değer verdiğimiz bir şey risk altında olduğunda, kontrolün elimizden kaydığını hissettiğimizde ve aidiyetimiz, kabul görmemiz tehdit altına girdiğinde.
Bir de bedenin hafızasını unutmamak lazım. Başta bahsettiğim hipokampüs, eski korkuları depolar ve bugünkü küçük bir işareti geçmişteki bir tehlikeyle karıştırabilir. O yüzden bazen tetikleyici dışarda değil, içeride ve çok eskidedir. Aynı boş odanın birine huzur, diğerine tehlike fısıldayabildiği gibi.
“Kaygım benim yakıtım” diyebilir miyiz?
Şimdi en sevdiğim kısma geldik. Kaygıyı olumlu bir enerjiye çevirmek ve onu yok etmek değil, onunla ilişkimizi değiştirmek demek. Bu arada not düşmekte fayda var: burada konuştuklarımız gündelik “normal” saydığımız kaygıyla ilgili. Kaygı hayatın akışını ciddi biçimde bozuyorsa, panik ataklara, kaçınmalara, uykusuzluğa dönüşmüşse bu bir zayıflık değil hele hele tek başına taşınacak bir yük hiç değil. Bir uzmanın elinizi tutmasına lütfen izin verin. Kaygıyı anlamak, fark etmek ve hatta yönetmek bir eğitimle, izlenecek bir içerikle, duyulacak bir sözle ya da hayatımızda “sorun” dediğimiz şeylerin bitmesiyle değil; zaman, emek ve profesyonel destek ile mümkün oluyor.
“Korku, nefessiz kalmış heyecandır” gestalt terapinin kurucusu Fritz Perls’e atfedilen bir söz. Kaygıyı olumlu bir enerjiye çevirmek onu yok etmek değil, onunla ilişkimizi değiştirmemiz demek, yani özünde ona nefesi geri vermek….
Kaygı bir alarm sistemiyse ona “alarmı nasıl kapatırım?” yerine şunu sorarak başlayabiliriz: “bu alarm neyi gösteriyor?”. Bir başka deyişle: bu adam/kadın bağırıyor nasıl sustururum yerine neden bağırıyor diye sormak daha sağlıklı değil mi?
Kaygının büyük kısmının elimizde olmayan sonuçları kontrol etme çabasından doğduğunu da göz önüne alırsak enerjimizi “sonuç ne olacak?” sorusundan “şimdi hangi tek adımı atabilirim?” Sorusuna kaydırmak, kaygıyı felç edici olmaktan çıkarıp harekete geçiren bir güce çevirir.
Bence kaygı savaş açılması gereken bir duygu değil ama illa ki ben savaş açacağım diyorsanız bunu bilmenizde fayda var: küçük ve somut bir ilk adım kaygının en sevmediği şeydir, çünkü zihindeki abartılı senaryoyu gerçeklikle sınar ve onu küçültür. Kaygı, eyleme aktığında hafifler.
Evrimin bize miras bıraktığı bu oldukça hassas alarm sistemimiz bir kusur değil. Çağ değişti, ona atfedilen anlam değişti belki ama o hala eski hassasiyetiyle çalışıyor. Kaygının amacı hiçbir zaman bizi durdurmak olmadı, aksine uyandırmak, neyin önemli olduğunu, nerede hazırlıksız olduğumuzu, hangi eşikte büyümekte olduğumuzu hatırlatmayı görev bildi.
Onu bir öcü olarak gördükçe enerjisini kaybediyoruz, en eski pusulamız olarak dinlersek eğer bu enerjiyi dikkat, hazırlık ve cesaret olarak yaşayabiliriz.
Kierkegaard’ın en umut veren cümlesiyle bitirmek isterim… “Doğru biçimde kaygılanmayı öğrenen, en nihai şeyi öğrenmiştir.” Onu özgürlüğün baş dönmesi olarak görebiliyorsak, o baş dönmesi bizi uçurumdan aşağı değil, henüz atmadığımız adıma doğru itebilir.
Not: Bu yazıyı yazarken bir tarafta zihnimin arkasında Inside Out (Ters Yüz) animasyon filmi dönüp durdu. Eğer henüz izlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim…
Yararlandığım isimler ve eserler: Søren Kierkegaard (Kaygı Kavramı), Paul Tillich (Olma Cesareti), Rollo May (Kaygının Anlamı), Sigmund Freud (kaygının “sinyal” işlevi), Epiktetos ve Seneca (Stoa felsefesi), Fritz Perls (Gestalt terapi), Alison Wood Brooks.