Sosyal medyayı açıp ekranı aşağı kaydırın.
Muhtemelen birbirine benzeyen yüzler, aynı tonda bir cilt, aynı çene hattı, bir bardak matcha, nötr renkli, dağınık olmayan bir mutfak tezgahı, traverten bir sehpa, pilates reformerında birinin ayakları, “5 AM.” “Protect your peace.” “Clean girl.” bir sabah rutini videosu, arka planda aynı tür lo-fi müzik göreceksiniz.
Aynı akışta biraz daha ilerlediğinizde, bu kez bedenlerin ve yüzlerin birbirine yakınlaştığını göreceksiniz. Sokakta birbirinin aynı giyinen insanlara, “ideal anneliğin” ne olduğunun tanımına, birbirinin aynı olan evlerin ve mekanların aynı diline şahit olacaksınız.
Hızla bir yargıya ve bir yere varmak isteseydik eğer buradan çıkacak en kolay ve en kaçamak cümle “sosyal medya bizi birbirimize benzetti” olurdu fakat bu hem fazla rahatlatıcı hem de büyük ölçüde yanlış. Kendimizi biricik hissetme arzusu ile herkes gibi olma çabası arasındaki gerilim, dijital ekranlardan ve algoritmalardan çok önce de hayatımızdaydı.
Tarihin hiçbir döneminde insanlara bu kadar ısrarla “kendin ol” denmemişti sanıyorum ve buna karşılık hiçbir döneminde bu kadar çok insan aynı anda aynı şeyleri istememişti. Bireysellik adeta çağımızın kutsal metni haline geldi. Bireyselliği bu kadar yücelten bir kültürün içindeyse giderek daha benzer görünmemiz, daha benzer hayatlar arzulamamız ve aynı şeyleri “iyi”, “sağlıklı, “başarılı” ve “doğru” kabul etmemiz hayret verici.
Eğer bu süreç için bir günah keçisi arıyorsak bu kesinlikle sosyal medya ya da akıllı telefonlar değil.
Değişen şey insanların temel dürtüleri değil; o dürtüleri besleyen, ölçen ve küresel ölçekte çoğaltan altyapının ta kendisi. Özetle; “Sosyal medya ve algoritmalar bizi tek tipleştirdi” açıklaması hem tarihsel olarak eksik hem de düşünsel olarak yüzeysel kalıyor. Hem de sorumluluğu üzerimizden atıyor.
Yalnız Kalmaktan Korktuğumuz İçin Benzeriz
Birbirimize benzeme isteği modern bir kusur değil; evrimsel hayatta kalma mekanizmamız. Yüz binlerce yıl boyunca gruptan farklılaşmak, kabileden dışlanmak anlamına geldi. Dışlanmaksa doğada tek başına kalmak ve muhtemelen hayatta kalamamak demekti. Evrimsel süreçte zihnimiz, ait olmayı emniyetle; farklılaşmayı ise belirsizlik ve tehlikeyle eşleştirdi.
2003 yılında Science’ta yayımlanan bir fMRI çalışması, katılımcıların basit bir sanal top oyunundan dışlandığında beynin fiziksel acıyla ilişkilendirilen bölgelerinin, özellikle dorsal anterior singulat korteksin, harekete geçtiğini göstermiş. Yani dışlanma, beynimizin bir yerinde hala bir tür yaralanma olarak kodlanıyor.
Bunun sosyal psikolojide kuramsal karşılığı ise “ait olma ihtiyacı” ve bu da alanın en temel insan motivasyonlarından biri sayılır.
Sosyal psikolojinin bir diğer çalışmasını hatırlayacak olursak, “uyma“ davranışının (conformity) ne kadar derinlerde yattığını bir kez daha görebiliriz. Solomon Asch’in 1950’li yıllarda gerçekleştirdiği ünlü çizgi deneylerinde, katılımcıların önemli bir kısmı gruptaki diğer herkes göz göre göre yanlış bir çizgi boyunu “doğru” olarak işaretlediğinde, kendi gözlerinin gördüğüne değil, grubun cevabına uyum sağlamayı seçmiş. Katılımcıların bir kısmı gerçekten grubun gördüğü şeye inandığını belirtmiş, bir kısmı ise sadece ‘farklı düşünen tek kişi’ olmanın yarattığı görünmez sosyal baskıya dayanamamış.
Eskiden mahalleye bakardık, şimdi dünyaya...
Peki biz kime bakarak karar veriyoruz?
Sosyal psikolog Leon Festinger’in Sosyal Karşılaştırma Teorisi (Social Comparison Theory) şöyle açıklar; ne kadar iyi, doğru ya da başarılı olduğumuzu ölçeceğimiz mutlak bir cetvel bulunmadığından, bakışlarımızı hemen yanımızdakilere çeviririz.
Doğru davranışı tespit etmek için başkalarının davranışlarını referans alma eğilimi yani sosyal kanıt (social proof) belirsizlik anlarında en büyük sığınağımızdır. Kendimizi çevre cetvelimiz ile ölçtüğümüze göre etrafımızdaki kişileri ve ortamı doğru seçmekte fayda var değil mi? “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” e ek olarak “bana kendini kimle ya da kimlerle karşılaştırdığını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diyebilir miyiz?
Tarih boyunca bizim referans mekanizmamız yerel sınırlar içinde çalıştı, uyum sağlamak zorunda olduğumuz ya da olduğumuzu hissettiğimiz “ötekiler”; mahallemizdeki insanlar, aynı sınıfta okuduğumuz arkadaşlarımız ya da çalıştığımız iş yerinde meslektaşlarımızdan ibaretti.
Normlar yerel üretilirdi ve bu sebeple de çeşitliydi zira yüzlerce farklı yerde yüzlerce farklı norm ve normal vardı. Bir kasabada ya da mahallede güzel sayılan şey başka yerde güzel ya da ideal olmayabilirdi ki aslında hala da öyle ama artık kendimizi sadece lokal ile değil dünyanın her yerindeki normlarla, normallerle karşılaştırıyoruz.
Hangi ‘normal’e bakacağımız artık bir seçim ve o seçimin içinde kendi benliğimizi koruyabilmek, sanıyorum en büyük sorumluluklarımızdan biri.
Kalıplara girmek sandığımızdan daha maliyetli…
Dayatılan normlara uymak kısa vadede konforlu bir onay sağlasa da, uzun vadede bize ağır bir bedel ödetir: öz şefkat kaybı ve kimlik erozyonu. Kendi potansiyelini, kendi ideallerini, kendi ihtiyaçlarını başkasının tanımına göre şekillendiren herkes, en sonunda kendi hayatının seyircisi haline gelir.
Dünya, birbirinin aynı kopyalardan değil; kendi rengini koyabilen, sürüden ayrılma cesareti gösteren zihinler sayesinde ilerliyor. Biricikliğimizi kaybetmek, dünyayı kendi birikimimizden ve özgün bakış açımızdan mahrum bırakmak demek. Bütün dünya tek bir renge boyansa, rengin ne olduğundan bağımsız olarak ne kadar sıkıcı olurdu değil mi?
Ya moda ve trendler? Modayı takip etmekle biricikliğini kaybetmek aynı şey mi?
Lafı uzatmadan hemen cevabı vereyim: değil. Modayı bir dil, bir dönemin ortak sözlüğü gibi düşünmek yanlış olmaz. Bir dili konuşmak bizi kendimiz olmaktan çıkarmaz ki modayı takip etmeyi yeni bir dil öğrenmek gibi düşünebilirsiniz.
Zamanın dilinden, ruhundan etkilenmek zaten insan olmanın doğal bir parçası. Elma ile armudu ayıralım… Özgünlük hiç etkilenmemek değil; hangi etkinin hayatımıza gireceğini farkındalıkla seçebilmek. Popüler olanı, trend olanı keşfedip denemeyi istemek normal, onu denemeyince ya da ona sahip olmayınca kendimizi eksik ve dışlanmış hissetmek ise anormal.
“Ah o eski bayramlar” der gibi özgünlüğü geçmişte aramaya gerek yok. Geçmiş daha özgün değildi; sadece daha küçük gruplara benziyorduk. Zaten sorun birbirimize benzememiz de değil, insan sosyal bir canlı ve birbirimizden etkilenmemiz kaçınılmaz ve hatta iyi de bir şey. Etkilenmeseydik ne dil olurdu ne kültür.
Bize dayatılan ve bir sebeple satın aldığımız ideal insan ve iyi hayat standartlarından, tek tipleşmekten kurtulmak ve bir çerçeveye hapsolmamak için dağa çıkmaya, soyutlanmaya, teknolojisiz bir yaşama ya da zaman makinasıyla yıllar öncesine dönmeye gerek yok.
Dönüp dolaşıp aynı anahtar kelimeye geleceğim ama bizi biz olarak koruyacak şey: biricikliğimiziin farkındalığı olacak.
Peki Biricikliğimizi Nasıl Koruruz?
Biricikliği ve özgünlüğü konuştuğum yazıda bir liste koymanın ironisinin farkındayım. İdeallerin reçetesinden şikayet edip yeni bir reçete yazmak, tam da eleştirdiğim şey.
O yüzden bunları “yapılacaklar” olarak değil, birer dikkat alışkanlığı olarak paylaşmak istiyorum. Hiçbiri bir şeyden vazgeçilmesini istemiyor. Hepsi tek bir işe yarıyor: bir şeyi istediğiniz anla, onu istemeye başladığınız an arasına biraz mesafe koymaya. Soluklanıp fark etmeyi amaçlıyor.
1) Mimetik filtre sorgulaması yapabilirsiniz.
Nedir bu mimetik filtre sorgulaması? Bir şeyi arzuladığınızda bu bir mekan, bir kıyafet bir sabah rutini ya da estetik bir müdahale veya bir yaşam tarzı olabilir, kendinize şu 3 soruyu sorun:
1- ben bunu gerçekten kendi ihtiyacım olduğu için mi istiyorum?
2- yoksa bunu yeterince çok gördüğüm ve birinde güzel durduğu için mi arzuluyorum?
3- eğer bunu hiç kimse görmeyecek olsaydı yine de yapar mıydım?
***
2) Diyetinizi sadece yiyeceklerle sınırlandırmayın: içerik diyeti de yapın.
Ekranınızdan, keşfetinizden zihninize nelerin aktığını düzenli olarak filtreleyebilirsiniz. Kendinizi sürekli eksik, yetersiz ya da optimize edilmesi gereken bir proje gibi hissettiren hesapları takip etmeyin. Zihinsel hijyen sağlamak için maruz kaldığımız uyaranları temizleyerek başlayabilirsiniz.
***
3) Hayata bilerek farklılıklar katın
İçinde bulunduğumuz teknolojik dünya bir şekilde bize hep sevdiğimiz, alıştığımız ve daha fazla tüketebileceğimiz şeyleri verir. Bunun yine doğal sonuçlarından biri olarak yankı odalarına da hapsoluruz. Sizden farklı olanı keşfetmeye çalışın, çeşitlilik iyidir.
***
4) Kendinize bir boşluk zamanı / gecikme tanıyın.
Bir şeyi ne kadar çok görürsek onu o kadar çok severiz. Bu psikolojik bir refleks ve iradeyle kapatılamıyor ama yavaşlatılabiliyor. Bir kıyafeti, bir mobilyayı, bir rutini “çok istediğinizde” araya birkaç hafta koyun. Arzu o süreyi atlatıyorsa muhtemelen sizindir ama eğer atlatmıyorsa maruz kaldığınız için bütün ihtimalle o şeyi çok istiyorsunuzdur. Bu ayrımı yapmanın başka bir yolu yok, çünkü ikisi ilk anda birebir aynı hissettirir.
***
5) Performans odaklı yaşamayı bırakmak kilit…
Dinlenmeyi, spor yapmayı, hobileri ya da öz bakımı birer başarı ya da statü göstergesine dönüştürmeyin. Yürüyüşe çıktığınızda adımları saymak zorunda değilsiniz mesela ya da bir kitap okurken ondan zorlama bir “üretkenlik çıktısı” almak zorunda değilsiniz. Bedenimiz her güne aynı uyanmıyor, her gün başka ihtiyaçlarla başlıyoruz… İdeal sabaha, rutine, güne sıkışmak ve uymak zorunda değiliz.
Kendi “yeterlilik” çerçevenizi çizin yani başkalarının tanımladığı “iyi hayat” reçetelerini değil, kendi listenizi yapın. Bedeninizin, zihninizin, ruhunuzun ihtiyaçlarını dinleyin…
6) Yılda bir kez envanter çıkarın tıpkı bir depo sayımı gibi. 🙂
Dolabınıza, rutinlerinize, takviminize bakın ve tek bir soruyu sorun: hangisini gerçekten ben seçtim?
Biricikliğimizi keşfetmek ve korumak için önce kendimizi dinlemek zorundayız. “Ben böyle yaşamayı seviyorum” ile “doğru yaşam içimi budur” arasındaki ince çizgi çok sessizce kaybolabiliyor. Baktığımız bu hayatın ne kadarı gerçekten bize ait, ne kadarını sadece çok gördüğümüz için seçtik?
Özgünlük; steril bir yalnızlıkta değil, dünyadan etkilenirken bile hangi etkilerin ruhumuza ve hayatımıza dokunmasına izin verebileceğimizi seçme cesaretinde saklı…