Yargılamadan Önce “Görmek” Üzerine…

Bugün yazının girişini kişisel bir deneyimle, köpek evlatlarımla yapacağım.

Kaju sekiz yıldır hayatımda. Sevginin bir canı nasıl iyileştireceğini, sabırlı bir emekle kurulan bağın insanı nasıl dönüştüreceğini bana ilk o öğretti. Sonra hayatımıza Leyla girdi. Ancak her insan aynı olmadığı gibi, elbette her köpek de aynı değildi; Leyla “zordu”. Tuvalet eğitimi yoktu, kıskançlığı yüksekti, tasmayla yürümeyi hatta bir köpekle oyun oynamayı dahi bilmiyordu desek yeridir. Yolda çekiştirir, başka bir köpek gördüğünde adeta kendinden geçercesine havlardı.

Eğitim sürecine başladık ve tıpkı bir çocuk yetiştirir gibiydi her şey, yani en azından çocuğu olan yakınlarımız bize böyle söyledi): Sınırlar son derece net olacak, ama o şefkat ve sevgi alanı hep orada kalacak.

Çocuklara bayılan, gördüğünde oynamak için ağlayan, dokunmatik, sevgi dolu, sarılmadan temas etmeden uyuyamayan, eve misafir geldiğinde heyecandan etrafında dört dönen bu “can” sokakta başka köpekleri gördüğünde kendinden geçen bir hale geliyordu. Ben de en doğal ve kolay tepki olarak “hırçın” diyip, biraz da kızardım ve hatta “saldırgan” etiketi bile yapıştırıverdim.

Tabii sonra öğrenmeye başladım… Leyla güçlü, dominant ya da saldırgan olduğu için değil; tam aksine korktuğu için böyleymiş. Gösterdiği tüm o sertlik, kendini korumak için kurduğu kalkanın ta kendisiymiş.

Bir canlıyı yargılamak yerine görmenin, bastırmak yerine anlamanın, cezalandırmak yerine güvende hissettirmenin ne kadar kalıcı bir dönüşüm yarattığını ilk başta göremedim.

Yaşadıkça, deneyimledikçe ve arkasındaki mekanizmaları sorguladıkça fark ediyor insan. İster insan olsun ister köpek, saldırganlık bazen bizim için bir güç göstergesi değil, aslında özünde korkunun maskesi.

Dışarıya Sunulan Benlik

Gündelik hayatın akışı içinde insan davranışlarını gözlemlerken sosyolog Erving Goffman’ın Benliğin Sunuluşu teorisini hatırlamamak imkansız. Goffman, bireylerin toplumsal sahnede kendilerini nasıl sergilediklerini, diğerlerinin gözündeki imajlarını korumak adına ne tür “ön sahne” performansları sergilediklerini anlatır. İnsan dünyasında gördüğümüz o sert, uzlaşmaz, sabırsız veya hırçın performanslar da çoğunlukla ön sahnede sergilenen zırhlardan ibarettir. Arka sahnede ise incinmekten, yetersiz görünmekten ya da kontrolü kaybetmekten korkan bir benlik durur.

Psikoloji literatürü öfke ve hırçınlığı sıklıkla bir ikincil duygu olarak tanımlar. Yani öfke, tek başına var olan bir kök duygu değil; altında yatan birincil duyguları örtmeye yarayan zihinsel bir şemsiye. O şemsiyeyi kaldırdığınızda altından çaresizlik, değersizlik hissi, anlaşılmama kaygısı ve hepsinin merkezinde yer alan korku çıkar.

Çünkü nörobiyolojik olarak tehdit altında hisseden bir zihin, sempatik sinir sistemini devreye sokar. Kaçacak alanı olmadığını düşünen ya da güvende hissetmeyen her organizma, ister dört ayaklı ister iki ayaklı olsun, hayatta kalmak için tek bir seçeneğe tutunur: Tehdit bana ulaşmadan ben tehdit oluşturmalıyım.

Tanıdık Geldi mi?

Toplumsal ilişkilerimizde veya bireysel temaslarımızda hırçınlıkla karşılaştığımızda refleks olarak etiketi yapıştırmaya son derece yatkınız: Çok uyumsuz”, “Çok saldırgan”, “Hiç sınır tanımıyor”.

Fakat uyaranı bastırmak veya davranışçı bir cezalandırma mekanizması kurmak, sorunu çözmüyor; sadece semptomu geçici olarak öteliyor ki bu da ihtiyacımız olan son şey. Davranışçı psikolojinin ve nörobiyolojinin bize gösterdiği en net hakikat şu: Korku temelli reaksiyonlar baskıyla değil, ancak ve ancak güvenli bir temas alanı inşa edildiğinde sönümlenir. Sınırların net olduğu ama şefkatin asla çekilmediği bir alanda…

Popüler kültürün bize “her duruma karşı dik dur, duvarlarını ör, kimseye ihtiyacın yok” fikrini pazarladığı bu katı bireysellik çağında, insanların birbirine veya çevresine savurduğu sertliklerin arka planını okuyabilmek ciddi bir zihinsel hijyen gerektiriyor.

Birinin öfkesine aynı sertlikle karşılık vermek üzgünüm ama  sadece o kalkanı daha da kalınlaştırır. Onun yerine “Bu tepkinin altında hangi tehdit algısı yatıyor?” diye sorabildiğimizde, ilişkinin de iletişimin de rengi değişir.

Yine her zamanki gibi iyi haber…

Bu durumu hayatımız için bir “yapılacaklar listesi” yerine bir dikkat alışkanlığı olarak ele alabiliriz. Ve hem kendimize hem de çevremize bakarken şu kısa zihinsel filtreleri çalıştırmak pek çok şeyi dönüştürebilir.

İlkiyle başlayayım…

Etiketi kaldırıp ihtiyacı aramak. Ne demek bu? Birinin sabırsızlığı, patlaması veya saldırgan tutumu karşısında “Bu insan saldırgan” demek yerine, “Şu an kendini nerede tehdit altında hissediyor olabilir?” sorusunu sorabilmek demek.

***

Diğeri ki belki zor o an içinde ama en etkili olanlardan biri… 

Cezalandırmak yerine güvende hissettirmek. Peki nasıl yapıyoruz bunu? İletişimde sınır çizmeyi duvar örmekle karıştırmadan; net, tutarlı ama şefkatli bir alan açabilmek. Evet kolay değil ve belki de bunun için önce kendimizle olan ilişkimizi keşfetmemiz gerekir.

***

Sayılabilecek pek çok şey var belki ama bu yazı için sonuncusu;

Kendi tepkilerimizin envanterini çıkarmak. Yani zaman zaman kendimizin sergilediği o ani çıkışların, sert yanıtların ya da aşırı savunmacı tutumların arkasında kendi içimizdeki hangi korkunun yattığını fark etmek.

Ne zaman birini hırçın, saldırgan, sabırsız ya da lüzumsuz bir öfke içinde görsem benim aklıma evladım Leyla gelir, o güzel gözlerini ve şapşal suratını hatırlat hatırlamaz da bir  etiket yapıştırıp yargılamak yerine, içimden hep şöyle derim: Korkuyor olmalı.”

Zamanla sadece yaş almıyoruz; baktığımız aynaları fark ettikçe, maskelerin altındaki o korkmuş çocukları görebildikçe olgunlaşıyoruz. Hem ne de güzel demiş Peyami Safa; zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.