Karşılıksız kalan emek bizi sadece yormuyor, hasta ediyor.

Bir insanı yalnızlaştırmanın en kestirme yolu, onu cezalandırmak değil; gösterdiği gayreti hiç yaşanmamış saymak, onu görmemektir.

Günlük koşturmacanın içinde sürekli bir “varış noktası” illüzyonunun peşindeyiz. Proje bitti mi, ilişki düzeldi mi, hedef tuttu mu?

Yanıtımız hayırsa, oraya gelene kadar harcadığımız günleri, uykusuz geceleri, gösterilen sabrı tek bir hamlede silip atıyoruz. Kendi emeğimizi de karşımızdakini de sadece yarattığı “çıktı” kadar değerli görüyoruz. Çıktı elbette kıymetli ama her zaman istediğimiz gibi mümkün olmayabilir. Sonuç üretmeyen bir çaba gerçekten değersiz mi yoksa biz takdir etmek ile onurlandırmak arasındaki o ince ama devasa farkı unuttuk mu?

Önce küçük ama belirleyici bir ayrım yapalım. Takdir etmek ile onurlandırmak aynı şey değil. Takdir ortaya çıkana bakar, sonucu över, başarıyı selamlar. Onurlandırmak ise ortaya çıkanı değil, ortaya çıkarmak için verileni görmektir. Uykusuz kalınan geceyi, vazgeçilmeyen inadı, kimsenin görmediği yüzüncü denemeyi… Takdir bir sonuç bildirimidir. Onurlandırmak bir varlık bildirimi.

Felsefe bu meseleyi çoktan konuşmuş. Hegel, insanın kendisi olabilmesini bir başkası tarafından tanınmasına bağlar. “Bilinç kendi başına var olamaz, ancak bir başka bilinç tarafından tanındığında kendini kurar” der. 

Yüzyıllar sonra Axel Honneth ise bu fikri üç alana ayırmış.

  • Sevgi alanında tanınırız ve özgüven kazanırız.
  • Haklar alanında tanınırız ve özsaygı kazanırız.
  • Değer bilme alanında, yani kattığımız şeyin görüldüğü yerde tanınırız ve özdeğer kazanırız. Honneth’in güçlü tarafı da şu: tanınmamayı bir eksiklik olarak değil, bir yaralanma olarak tarif etmesi. 

Ezcümle görülmemek insanda utanç, öfke ve kırgınlık bırakır ve bu duygular hafif tahmin edersiniz ki duygular değil.

Bireysel hedeflerimizde ve iç dünyamızda çabayı onurlandırmak, her şeyden önce sonucu kontrol edemeyeceğimiz gerçeğiyle barışmayı gerektirir. Elbette bundan bahsederken Stoacı felsefeden bahsetmemek olmaz…

Stoacı felsefenin kurucularından Epiktetos “Enchiridion” adlı eserinde şu temel prensiple yönümüzü belirlememize yardımcı olur:

“Dünyada iki tür şey vardır: Bizim kontrolümüzde olanlar ve olmayanlar. Düşüncelerimiz, niyetlerimiz, arzularımız ve çabamız bizim kontrolümüzdedir; sonuçlar, dış dünyanın tepkileri ve kader ise değil.”

Özünde şunu anlayabilir ve ara ara kendimize hatırlatabiliriz: sonucu kontrol edemediğimiz bir dünyada, kendi öz değerimizi sadece “başarı” veya “çıktı” üzerinden tanımladığımızda, içsel dengemizi kırılgan bir zemine oturtmuş oluruz. Bir hedef uğruna günlerce emek verip arzuladığımız sonucu alamadığımızda hissettiğimiz o yetersizlik duyusu, çabanın kendisini değersizleştirmemizden kaynaklanır. 

Peki çabanın kendisi neden bu kadar değerli, sonuç getirmese bile…

Michael Inzlicht, Amitai Shenhav ve Christopher Olivola’nın “çaba paradoksu” dediği bir durum var. Çaba bir yandan zihnin kaçınmaya programlandığı bir maliyet ve diğer yandan verdiğimiz emek, ve emek uğraştığımız, ilgilendiğimiz, istediğimiz şeye değer katıyor. Kendi kurduğumuz mobilyayı daha çok seviyoruz, kendi yetiştirdiğimiz ekibe daha çok bağlanıyoruz, uğruna yorulduğumuz ilişkiyi daha kıymetli buluyoruz. Yani çaba bizim için sadece sonuca giden yol değil, anlamı üreten, değerli kılan şeyin ta kendisi. Sonucu silsek bile geriye anlam kalıyor ama biz o anlamı görmediğimiz için geri kalan her şeyi silebiliyoruz. Kendi çabamızı bile…

“Uğraştım ama olmadı, o zaman ne önemi var ki?!.” Bu cümle sizin de cebinizde hazır bekliyor mu bir işe başlarken? Bir işe aylarca emek verdikten sonra, sonuç istediğiniz gibi olmadığında bir çırpıda o ayları yok sayıyor musunuz? Kendinize hiç şu soruyor musunuz: gerçekten hiçbir şey mi olmadı orada, yoksa sadece görünür bir şey mi olmadı?

Tıpkı eleştirmeyi ve eleştirilmeyi evlerimizde öğrendiğimiz gibi, çabayı onurlandırmayı da ailemizde pratik ediyoruz. Elizabeth Gunderson ve ekibinin yaptığı bir çalışma bu durumu bize gösteriyor. Gunderson ve ekibi bir ile üç yaş arasındaki çocukların evlerindeki doğal akışları ve ebeveynlerinin onlara verdiği tepkiler kaydedidiyor ve beş yıl sonra bu çocuklarla tekrar görüşüldüğünde dikkat çekici bir tablo görüyorlar. Çabaya ve sürece yönelik övgü alan çocuklar yani “çok uğraştın”, “iyi denedin” duyanlar yıllar sonra karşılaştıkları zorlukları aşılabilir ve geliştirilebilir alanlar olarak görüyor. Kişiye veya yeteneğe yönelik övgü alanlar ise yani “çok akıllısın”, “harikasın” duyanlar aynı esnekliği gösteremiyor; ilk zorlukta yetersiz hissedip geri çekiliyor.

Çocukken duyduğumuz o dış sesler, zamanla büyüyüp kendi içimizde kendimize konuştuğumuz iç sese dönüştü. Bugün bir başarısızlık anında kendi kendimizi acımasızca yargılayan, emeğimizi bir kalemde silip atan o sert ses gökten inmedi. Onu bir yerde duyduk, ezberledik ve içselleştirdik. Ama iyi haber şu: Sonradan öğrenilen her kalıp gibi, bu da yeniden yapılandırılabilir. Kendimize olan bakışımızı dönüştürmek için sorduğumuz soruları değiştirerek ilk adımı atabiliriz. Her akşam günü kapatırken kendimize sorduğumuz “Bugün ne başardım?” sorusu ile “Bugün neyi denedim, neyi göze aldım, neyin altına girdim?” sorusu bambaşka iki hayat kurar.

Çabayı onurlandırmak; “İstediğim yere henüz varmamış olabilirim, süreç beklediğimden zor veya başarısız geçmiş olabilir; ama bugün o yolda durmak, denemek ve devam etmek için bir irade ortaya koydum” diyebilmektir. Bu da bizim kendimize verebileceğimiz en somut öz şefkat hediyesidir.

Gelelim ilişkilere. Çünkü onurlandırılmayan emeğin faturası orada çok daha ağır...

Johannes Siegrist’in çaba-ödül dengesizliği modeli der ki, bir insan yüksek çaba gösterip karşılığında düşük bir ödül aldığında, ki bu ödül çoğu zaman para değil takdir, saygı ve görülmedir, bedeni bunu bir stres olarak kaydeder. Model pek tabii önce çalışma hayatı için geliştirilmiş ama  Stefanie Sperlich ve ekibi çalışmayı başka bir alana taşıyarak 2013’te ev içi ve aile emeği alanında incelemiş.

İki bin dört yüz yirmi üç anneyle yapılan çalışmada, verilen emek alınan karşılığı aştığında kaygı riskinin katbekat yükseldiği görülmüş. Verilen emek, kendini fazlaca adama eğilimiyle birleştiğinde ise tablo daha da ağırlaşmış. Bu ağır tabloda kendimizi görmek için anne olmamıza gerek yok. Kurduğumuz tüm ilişkilerde verilen emeğin görülmemesi hepimizi derinden etkiler. 

Yapılan tüm araştırmalar sonunda istatistikler yayınlanır ama özellikle bu vb. araştırmalarda bulguyu bir istatistik olarak değil, bir cümle olarak okumak isterim: karşılıksız kalan emek bizi sadece yormuyor, hasta ediyor.

Nedir bu görünmeyen emek? Buzdolabında neyin bittiğini bilmek, kimin doğum gününün yaklaştığını hatırlamak, bir tartışmadan sonra ilk cümleyi kuran taraf olmak, çocuğun hangi öğretmenden çekindiğini fark etmek, sofrada kimin hangi lokmayı sevmediğini bilmek, ve daha nicesi… Hiçbiri bir yere yazılmıyor, hiçbiri bir yerde ölçülmüyor. 

Cinsiyetçi yaklaşmak ve sosyal medyada paylaşılan kinayeli videoları toplumsal bir çıkarım olarak değerlendirmek istemiyorum. Ve fakat coğrafyadan bağımsız, kadının mental yükünün bir erkeğe kıyasla çok daha ağır olduğunu düşünüyorum ve görüyorum. Hem özel hem aile içindeki ilişkilerde bu emeğin görülmesi ve takdir edilmesi ilişkinin beslenmesine ve sağlamlaşmasına uygun zemin hazırlıyor aksi halde yıpranan ilişkiler ve yorgun hayatlar içinde buluyoruz kendimizi.

Peki bunca emek nasıl gözden kaçıyor?

İlişkilerimizin sürdürülebilirliğini sağlayan ana unsur krizlerin olmaması değil; kriz anlarında tarafların birbirlerinin niyetini ve gayretini ne kadar gördüğü ve onaylayabildiği. Dikkat ederseniz ilişkilerde çatışmaların derinleşmesinin en sık karşılaşılan nedeni, partnerlerin veya arkadaşların sadece sonuca veya kusurlu davranışa odaklanması. “Haklı olmak mı, mutlu olmak mı?”sorusu gibi.

Herkes çabasını kendi dilinde gösterir. Sabaha kadar çalışır, evi çekip çevirir, sessizce hallederek sevdiğini sanır. Karşısındaki ise bambaşka bir dilde bekleyebilir… Oturup konuşulmasını, sorulmasını, birlikte vakit geçirilmesini bekleyebilir… Zaman zaman İki taraf da kendi dilinde verir, iki taraf da kendi dilinde alamaz. 

Bir insan özel, sosyal ya da iş hayatı fark etmeksizin bir ilişkiyi iyileştirmek, anlaşılmak ya da karşı tarafı mutlu etmek için bir adım attığında, bu adım her zaman mükemmel bir biçimde tezahür etmeyebilir. Bazen yetersiz, bazen beceriksizce bir çaba da olabilir bu. Eee olsun da zaten, mükemmel iyinin düşmanı! Siz o çabayı, o adımı ne kadar görüyorsunuz ya da sizin çabanız, adımınız ne kadar görülüyor? Ve pek tabii beklentiler ne kadar açıkça ve şefkatle ifade ediliyor?

Nitekim gelelim asıl soruya… Onurlandırmak nasıl bir şeydir, pratikte neye benzer?

Kişilerarası iletişimde en temel psikolojik ihtiyacımız “görülmek” ve “kabul edilmek”. Kendi kırılganlığını riske atarak adım atan birine “sonuç istediğimiz gibi olmadı belki ama bu ilişki için harcadığın emeği ve niyeti görüyorum” demek güven hissini inşa eder. Biz genelde bu cümleleri hep başkasına karşı kurulmalı diye düşünürüz ama hayır! Kendimize karşı da kuralım lütfen: “Sonuç belki istediğim gibi olmadı ama bu istediğim şey için verdiğim emeği ve niyeti görüyorum”

Dikkatimiz, özellikle dikkat ekonomisini bu kadar konuştuğumuz şu dönemde, cömertliğin en ender ve en saf hali. Onurlandırmak önce dikkat vermektir. Görmek, fark etmek, ve fark ettiğini söylemek. Söylenmeyen fark ediş, fark edilmemiş sayılır.

Yalnız altını çizerek eklemek isterim. Çabayı onurlandırmak, acıyı kutsamak değil. Evet çaba, uğrunda harcandığı şeyi değerli kılar ve fakat aynı çaba bizi istenmeyen yerlerde de tutabilir. “Bu kadar emek verdim, şimdi bırakamam” cümlesi burdan gelir. Emek bir noktada tek taraflı ya da karşılıklı bir borç senedine dönüşebilir yani “ben sana şunları yaptım” ile başlayan cümlelere…

Çabamızı görmek ve onurlandırmak bir alacak meselesi ya da ne kadar acı çektiğimiz değil… Ne kadar özenli olduğumuzun, şefkatli bir bakışın, kendi emeğimize de karşımızdakinin emeğine de aynı yumuşaklıkla bakabilmemizin meyvesi… Meyvenin yeterinde olgunlaştığını anlamanın en dürüst yeri ise dışarısı değil, içerisidir.

Kendi çabamıza ne kadar şefkatliyiz? Sonuç çıkmadığında geride kalan çabaya ve zamana ne diyoruz? Bugün kaç kişinin sessiz emeğini fark ettik, kaçını fark ettiğimizi söyledik? Ve en zoru, birisi bizim emeğimizi görmediğinde bunu bir kırgınlık olarak biriktirmek yerine dile getirebiliyor muyuz? Bizim emeğimizin başkaları tarafından görülmesini istediğimiz kadar kendi emeğimizi görmeye niyetli miyiz? 

Dilerim bir gün birbirimize bakarken önce ortaya çıkana değil, ortaya çıkarmak için verilene bakarız. Ve dilerim kendimize de aynı bakışı esirgemeden veririz. Görülen emek çoğalır, görülmeyen emek sessizleşir. Sessizleşen her emek, bir yerde birinin bize verdiği ya da bizim verdiğimiz son emek olabilir.