Söylemeyi en çok sevdiğim cümlelerden biri var: “Kime göre, neye göre?” Hayattaki hemen her şey için kurulabilecek bir cümle bu. Yemek, içecek, şehir, doğa, iyi, kötü, faydalı, zararlı… Hepsi için geçerli. Sessizlik de öyle.
Gürültülü, uyaranla dolu bir dünyada sessizlik çoğu zaman ulaşılası bir lüks olarak, bir huzur vahası olarak pazarlanıyor. Bir uygulama açıyorsunuz, size sessizliği öğretiyor; bir içerik izliyorsunuz, sizi sessizliğe davet ediyor. Sanki herkes için aynı kapıyı açan tek bir anahtar varmış gibi.
Ben sessizliği yeni yeni tanımaya başladım ve aslında sessizlikten daha çok sesi daha yeni tanımaya başladım. Nörobiyolojik ve psikolojik açıdan baktığımızda sessizlik siyah ya da beyaz değil aynı şekilde ses de. Sinir sisteminin o anki durumuna, kişinin geçmiş yaşantısına ve travma geçmişine bağlı olarak sessizlik ya derin bir iyileşme alanına ya da yoğun bir tehdit sinyaline dönüşüyor. Aynı boş oda, birine şifa verirken bir diğerine tehlike fısıldayabiliyor.
Bunu kişisel olarak biliyorum. Benim sinir sistemimin sessizliği bir tehdit olarak algılamaktan çıkıp onu bir iyileşme alanına çevirmesi kendiliğinden olmadı. Zaman aldı, emek aldı, aldığım profesyonel destekle mümkün oldu. O yüzden sessizlik üzerine yazarken onu ne yüceltmek ne de küçümsemek istiyorum. Sadece iki yüzünü de görünür kılmak istiyorum. Zira ikisine de ihtiyacımız var.
Sakin bir sistemde sessizlik neye benzer?
Dengede olan, travma yükü hafif bir sinir sisteminde sessizlik parasempatik sistemi harekete geçirir yani o meşhur “dinlen ve sindir” moduna. Çevredeki gürültü kesildiğinde beynin badem şeklindeki korku merkezi amigdala sakinleşir, stres hormonları geriler, kalp ritmi yavaşlar, kan basıncı yerine oturur. Beden, tetikte olmayı bırakıp kendine döner.
Benim en sevdiğim ayrıntı beynin sessizlikte boş durmaması. 2013 yılında Imke Kirste ve ekibinin yaptığı bir fare deneyi çıkış noktası oldu bu konuda. Günde iki saatlik sessizliğin, beynin hafıza ve öğrenmeden sorumlu bölgesi olan hipokampüste yeni hücre oluşumunu, yani nörojenezi belirgin biçimde artırdığını buldular. Müzik, beyaz gürültü, yavru sesleri… hepsi denendi ama en kalıcı etkiyi sessizlik bıraktı. Gürültü bittiğinde beyin dış dünyayı taramayı bırakıyor ve kendi kendini tamir etmeye başlıyor.
Bir de sessizlikte devreye giren bir ağ var: Varsayılan Mod Ağı. Öz-farkındalık, yaratıcılık, anıları işleme ve kimlik inşasıyla ilgili bir ağ bu. Yani sessizlik zihne boşluk değil, kendi hikâyesini anlamlandıracak bir alan açıyor. Sessizlik yeni bir şey söylemek değil, söyleyeceklerimizi duyabileceğimiz bir oda açmakmış… Ben de pek geç öğrenenlerdenim…
Peki ya o boşluk tehdit gibi geliyorsa?
İşin diğer yüzü de şu: Polivagal teorinin kurucusu Stephen Porges’a göre sinir sistemimiz durmadan çevreyi tarıyor: “Güvende miyim, tehlikede miyim?” Bunu bilinçli düşünerek değil, nörosepsiyon dediğimiz sessiz bir refleksle yapıyoruz. Fark etmeden, saniyeler içinde. Ki düşüncesi bile bu kadar yorucuysa sürekli tetikte olan sinir sistemimiz biz farkında olmadan ne kadar çok yoruluyordur kim bilir…
Travma geçirmiş, kronik strese maruz kalmış ya da sürekli tetikte olan bir sinir sistemi için sessizlik huzur değil, koca bir tehlike işareti olabilir. Neden? Çünkü aslında dışarıdaki sesler o kişi için bir çapa görevi görür. Dışarıda bir hayatın, bir hareketin, bir “normalliğin” sürdüğünü fısıldar kulağa. Ortam tamamen sessizleştiğindeyse o çit yıkılır ve kişi kendi iç dünyasıyla baş başa kalır.
Dış sesler sustuğunda içsel gürültü artar. Flashback’ler, bastırılmış anılar, kaygı dalgaları, bedende beliren duyumlar… Sessizlik bir dinginlik değil, travmanın yarattığı boşluğu ve yalnızlığı büyüten bir megafona dönüşebilir.
Bunun evrimsel bir kökü de var. Doğada mutlak sessizlik çoğu zaman bir yırtıcının yaklaştığını, tüm canlıların sustuğunu gösterir. Travmatize olmuş bir amigdala bu ilkel kodu hâlâ maalesef hatırlıyor. Böyle bir sistem için sessiz bir oda güven değil, savaş-kaç tepkisi ya da tam bir donma anlamına gelebilir. Panik atak, şiddetlenen kulak çınlaması, açıklayamadığın bir tekinsizlik hissi… Hepsi o “huzurlu” odada ortaya çıkabilir.
Bunu bilmek önemli. Çünkü sessizlikte huzur bulamayan biri kendini eksik ya da yanlış sanmasın. O sinir sistemi yanlış çalışmıyor, sadece kendini korumaya çalışıyor.
Kendimden örnek vermem gerekirse sessizlik benim için her zaman iletişimsizlik, küslük, bir sorunun olduğu anlamına gelirdi. O yüzden bir ortamda bir sessizlik olduğunda kavga, anlaşmazlık, küslük var gibi hissederdim. Sürekli konuşulursa ya da ses olursa ancak o zaman kendimi güvende hissederdim. Şimdiyse sessizliğin yavaşlığının da sesin ritminin de keyfini çıkarıyorum…
Sessizlikle yeniden tanışmak
Sessizlikle kurduğumuz ilişki sabit değil, dönüştürülebilir. Bir terapist ve profesyonel değilim ve bununla birlikte hem deneyimim hem de okuduklarım, araştırdıklarım ve danıştıklarımdan şunları öğrendim…
Travma terapisinde, özellikle somatik deneyimleme ve EMDR gibi bedene dönük ekollerde sessizlik çok dikkatli kullanılan bir araç. Bir sinir sistemini zorla sessizliğe maruz bırakmak, hazır olmayan birini bir sessizlik kampına göndermek iyileştirmiyor, aksine travmayı yeniden tetikleyebiliyor.
Güvenli sesler var mesela… Tamamen sessiz bir oda yerine yağmur, rüzgâr ya da pembe ve kahverengi gürültü gibi sinir sistemini yatıştıran frekanslar kullanılıyor. Mutlak sessizliğin getirdiği o tekinsiz boşluğu doldurmak için. Sessizliğe bir anda değil, elinden tutularak yaklaşılıyor.
Ve beden farkındalığı. Sadece seste ve sessizlikte değil hayatın her anında öğrenip önceliklendirmemiz gerektiğini düşündüğüm konulardan biri bu. Sessizlik anında bedende beliren kasılma, nefes darlığı gibi tepkiler fark ediliyor ve kişi kendine hatırlatıyor: “Şu an güvendeyim. Oda sessiz çünkü ortada tehlike yok.” Zihinsel ve bedensel bir çapa bu. Sinir sistemine yeni bir öğrenme yaşatıyor.
Sessizlik boş bir tuval gibi. Regüle ve güvende hisseden bir sinir sistemi için bu tuval yaratıcılığa, dinlenmeye, hücrelerin yenilenmesine açılan harika bir fırsat. Ama travmanın gölgesindeki bir sinir sistemi için aynı tuval geçmişin korkutucu izdüşümleri ile dolabilir.
O yüzden sessizliğin şifasından yararlanabilmenin ilk şartı sessizliğe ulaşmak değil, önce içeride güvenliği inşa etmek. Mesele sessizliği çağırmak, aramak, talep etmek değil; onu taşıyabilecek bir zemin hazırlamak.
Sinir sistemimiz içeride güvende olduğunu anladığında, dışarıdaki sessizlik ancak o zaman gerçek bir melodiye dönüşür.
Sessizliğin sindirimiyle tanıştıktan sonra bedenim hep istemeye başladı.
Önce birkaç saat sessiz zamanlar edindim kendime.
Yavaşladığım, sessizliğin güvenli alanında sindirdiğim, düşündüğüm, planladığım ama en önemlisi sanıyorum anladığım ve anlamlandırdığım zamanlarınsa artık bağımlısıyım.