Kendinle İlişkine Alternatif Bir Bakış…

Günün her saat diliminin renkli bloklarla, ardı arkası kesilmeyen toplantılarla ve bitmeyen yapılacaklar listeleriyle kaplandığı bir çağda yaşıyoruz ama bazılarımız için bu yeni bir alışkanlık ya da tutum değil.

Ben 20-25 sene önce ortaokul yıllarımda bile hem hafta içi hem de hafta sonumu adım adım nefes almayacak şekilde planlardım.

  • 07:00-07:30 kahvaltı
  • 07:30-08:00 arası derse hazırlık
  • ve her 45 dk’da bir bir dersin çalışması
  • öğle yemeği ve akşam derken…

o günü başka bir ihtimal yokmuş, sanki aniden bir şey olmayacakmış gibi planlardım.

Daha kötüsü “yahu ben insanım günde bu kadar saat verimli çalışmam zaten mümkün değil” ya da “ben sadece bunu yapmak istemiyorum ki yapmak istediğim daha başka bir çok şey var” demezdim.

Bu yıllarca böyle sürdü; hatta ben bununla gurur duydum, keşke önümdeki yıllar an be an bana planlı bir şekilde sunulsa dedim. Hayatım planladığım akış üzerinden ilerleyeceğini bana garanti etmiş, bana öyle ilerleyeceğinin sözünü vermiş gibi…

Ama dönüp baktığımda fark ettiğim şey şu: benim için mesela çalışkan ya da planlı olmak olmamamış, planlı olmanın gölgesinde kontrollü olma hissini aramışım. Ne zaman ne yapacağımı bilirsem, ne olacağını da biliyorum sanıyordum belki!

Biliyoruz ki belirsizlik insan zihninin pek de sevdiği bir şey değil. Kontrol hissi, belirsizliğin yarattığı rahatsızlığı azaltabiliyor. Bu yüzden planlama sandığımız şey, takvimlerimizin dolu dolu olması yalnızca zamanı organize etmek değil, henüz gerçekleşmemiş bir hayatı kontrol altında tutma çabası da olabilir.

Ama hayatın bizim takvimimizden haberi yok 🙂 Tüm bunlarla birlikte ajandamızın yoğunluğu, çoğumuza kendimizi yetkin, üretken ve “önemli” hissettiriyor doğru ancak durup bir baktığımızda sormamız gereken temel bir soru var: Bu dolup taşan takvim gerçekten başarımızın bir göstergesi mi, yoksa kendimize duyduğumuz şefkatin ve bedenimize ayırdığımız saygının bir eksikliği mi?

Sosyal psikoloji ve davranış bilimleri uzun zamandır modern insanın bu “meşguliyet” tutkusunu inceliyor. Bellezza, Paharia ve Keinan’ın 2017’de Journal of Consumer Research bünyesinde yayınlanan araştırmada, Amerikalı katılımcılar sürekli çalışan ve boş zamanı olmayan bir kişiyi daha yüksek statülü olarak algılıyor çünkü meşguliyet, “bu kişi aranıyor, kıt, değerli” sinyali veriyor. Yalnız dikkat çekici bir sonuç daha var, aynı deney İtalya’da tekrarlandığında sonuç tersine dönüyor: orada boş zaman hâlâ statü.

Yani meşguliyetin değerli olması evrensel bir gerçek değil. Kültürel bir anlaşma. Coğrafya kaderdir! 🙂

Popüler kültürü yerme niyetinde değilim ama gerçekleri konuşmadan, tanımlamadan da herhangi bir şeyi çözmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Zamanını boş bırakabilen veya durmayı seçen bireyler adeta yetersizlik hissiyle yüzleşirken; dakikası dakikasına planlanmış hayatlar toplumsal bir takdir topluyor maalesef.

Mesela bir zamanlar statü, boş zamandı. Thorstein Veblen’in bir asır önce tarif ettiği “aylak sınıf”, çalışmak zorunda olmadığını göstererek statü üretiyordu. Bugün tam tersi geçerli. Bunun yanı sıra günü tek bir nefes alma boşluğu bırakmadan planlamak ve bu durumu bir övünç kaynağı haline getirmek, zihinsel ve fiziksel tükenmişliğin en sinsi habercisi.

Takviminizi ardışık bloklarla doldurduğunuzda, aslında gelecekteki benliğinize şu mesajı veriyor olabilirsiniz: “Senin duygularının, anlık ihtiyaçlarının ve bedeninin bir önemi yok; önemli olan planlanan görevin tamamlanması.”

Öz Şefkat Takvimle Nasıl Buluşur?

Önce en sık yapılan hatayı düzeltelim. Öz şefkat; köpük banyosu, kendini ödüllendirmek ya da standartları düşürmek değil. Dr. Kristin Neff’in tanımıyla öz şefkatin üç bileşeni var…

Öz-nezaket; zorlandığında kendine sert bir eleştirmen gibi değil, makul bir insan gibi davranmak.

Ortak insanlık; zorlanmanın seni istisna değil, insan yaptığını bilmek. “Sadece ben yetişemiyorum” yanılgısını dağıtmak.

Farkındalık; yaşadığını ne bastırmak ne de büyütmek; olduğu gibi görmek.

Yani öz şefkat bir duygu değil, bir ilişki biçimi: bedenle, duygularla ve ihtiyaçlarla kurduğun ilişkinin niteliği.

Bu açıdan baktığımızda öz şefkat yalnızca zorlandıktan sonra kendimizi teselli etmek değildir. Daha zorlanmadan önce kendimizi hesaba katmak, arka arkaya toplantılar planlamamak ya da bir seyahatten döndüğümüz günün akşamına üç plan yapmamak olabilir. Ya da kötü uyuduğumuz bir sabah, normal performansımızı gösteremediğimiz için kendimizi azarlamamaktır.

Bedenimizin “Bugün biraz yavaşla” dediği yerde zihnimizin “Ama takvimde böyle yazıyor” demesine otomatik olarak itaat etmemektir yani. Çünkü öz şefkat yalnızca kendimize nasıl konuştuğumuzla değil, kendimize nasıl bir hayat tasarladığımızla da ilgili.

Bu sebeple takvimimizi planlama biçimimiz, öz şefkati ne kadar pratiğe dökebildiğimizin somut aynalarından biri. Bir güne hiç esneme payı bırakılmamış bir program koyduğumuzda, zihnimizin odaklanma ve bedenimizin dinlenme ritmini de tamamen yok saymış oluruz. Bilişsel psikolojide “Bilişsel Yük Teorisi” (Cognitive Load Theory) olarak bilinen kavram, zihnin kesintisiz odaklanma kapasitesinin sınırlı olduğunu söyler. Zihni dinlendirecek, duygusal ve fiziksel ihtiyaçları karşılayacak alanlar bırakmadığımızda üretkenliğimizi artmaz; aksine karar yorgunluğuna (decision fatigue) ve odak kaybına davetiye çıkarırız.

Peki takvim bunun neresinde?

Zihninizin planladığı hayat ile bedeninizin yaşayabildiği hayat arasındaki mesafeyi hiç fark ettiniz mi? Öz şefkatli bir gün planlaması, performans odaklı değil; sürdürülebilirlik odaklıdır. Öz şefkat bir duygu olarak kalırsa hiçbir şeyi değiştirmez. Duygular kararsızdır, iyi bir günde vardır kötü bir günde yoktur ama takvim bir yapıdır ve yapı duygudan daha güvenilir olabilir.

Bedenimizi dinlemek istiyorsak, dinleyecek bir dakikamızın olması gerekir. İhtiyaçlarımızı sürekli görmezden geldiğimizde, kendimizle kurduğumuz ilişkinin altına sessizce başka bir mesaj yazıyoruz demektir: “Yapılacaklar, senden daha önemli.”

Bir teklife, bir plana “Hayır” demek yalnızca bir planı reddetmek değil; bir fırsatı, ilişkiyi ya da onayı kaybetme ihtimali taşır ki zaten insan kendini sürekli yaparak kanıtlamaya başladığında takvim de hiçbir zaman gerçekten dolmaz. Neden? Çünkü mesele zaten takvim değil. Mesele, yeterli hissetmek için ne kadar yapmamız gerektiğine inandığımız.

Hadi biraz da boşluğun hakkını teslim edelim…

İşleri bitirirsek dinleneceğiz, mailleri cevaplarsak yürüyüşe çıkacağız, ev toplanırsa kitap okuyacağız, liste biterse hiçbir şey yapmayacağız, her şey tam olursa mutlu olacağız. Eee ama bu listeler hiçbir zaman bitmiyor.

Dinlenmeyi, durmayı, düşünmeyi, sindirmeyi yapılacaklardan sonra kalan zamana bırakırsak, hayatımızda ona çoğu zaman yer kalmayacak. Boşluğu “artık zaman” olarak değil, hayatın gerekli parçalarından biri olarak düşünmemiz gerek. Sebebi çok basit: her boşluk doldurulması gereken bir eksiklik değil. Bazı boşluklar tampon bölgedir, bazıları düşünme alanı, bazıları duyguların bize yetiştiği yer, bazıları yaratıcılığın ortaya çıktığı yer ve bazıları da hiçbir işe yaramaz.

Her şeyin illa bir işe yaraması gerekmiyor. Tıpkı sürekli verimli olmamıza gerek olmadığı gibi…

Takvimimizi nasıl daha şefkatli hale getirebiliriz?

Bunun için takvimi çöpe atmaya, spontane yaşamaya ya da bütün sorumlulukları iptal etmeye gerek yok. Hayat ya hep ya hiç yaşanmıyor, sadece planlama biçimimize insan olduğumuz bilgisini eklememiz yeterli.

Hemen alabileceğiniz birkaç aksiyonu sıralayalım… Hepsini belki hemen yapamayabilirsiniz ama size en uygununun seçip hızla hayatınıza dahil edebilirsiniz.

  1. “Nefes Payı” (Buffer Time) Alanları Yaratın

Toplantılarınızı veya görevlerinizi tam saat başlarında bitip başlayacak şekilde planlamayın. Her odaklanma bloğunun veya görüşmenin ardından en az 10-15 dakikalık tam boşluklar bırakın. Bu süre; ekran başında kalmak, mail cevaplamak veya başka bir işe geçmek için değil; pencereden dışarı bakmak, derin bir nefes almak veya sadece durmak için olsun.

 

  1. Takvime İlk Önce Dinlenme ve İhtiyaç Bloklarını Ekleyin

Genellikle önce işlerimizi yerleştirir, kalan, ki eğer kalırsa, kırıntı zamanları dinlenmeye ayırmak yerine bu yaklaşımı tersine çevirin. Günlük yürüyüşünüzü, öğle yemeğinizi, bir fincan kahveyi sakince içeceğiniz zamanı veya esneme/hareket aralarınızı takviminize esnetilemez birer randevu gibi kaydedin.

 

  1. Bilişsel Dalgalanmalarınıza Saygı Duyun

Her insanın gün içinde enerjisinin ve odaklanmasının zirve yaptığı ve düştüğü saatler farklıdır. Kendi sirkadiyen ritminizi ve bilişsel ritminizi gözlemleyin. En zorlu işleri enerjinizin yüksek olduğu zamanlara koyarken, düşüş yaşadığınız saatlere daha hafif görevler veya dinlenme blokları yerleştirin.

 

  1. Öz Şefkat Check-in’leri Oluşturun

Günün belirli saatlerinde, mesela öğle ortasında, takviminize kendinize şu üç basit soruyu soracağınız 2 dakikalık hatırlatıcılar koyun:

  • Şu an bedenimde nasıl bir his var? Omuzlarım kasılı mı, susuz muyum, hareket etmeye ihtiyacım var mı?

  • Şu an hangi duyguyu taşıyorum?

  • Tam şu anda kendim için yapabileceğim en küçük, en şefkatli şey ne olurdu?

 

  1. “Hızlı Hayır” Deme Pratiği Yapın

Hayatımızdaki en önemli konulardan biri de “hayır” diyebilmek. Belki önümüzdeki hafta da bu konuda konuşuruz.

Takvimimizdeki her boşluk, doldurulması gereken bir kapasite değil. Boşluklar, zihnimizin işleme yapabilmesi (processing time) ve yaratıcılığın ortaya çıkabilmesi için elzem ve sınır koymak, öz şefkatin en güçlü biçimlerinden biri. Takviminizde boş görünen bir zaman dilimine gelen davetlere “O saatte kendimle bir randevum var” diyebilmek, öz şefkati eyleme dönüştürmektir.

Takviminiz sadece yapılacak işlerin listesi değildir; kendinizle kurduğunuz ilişkinin, sınırlarınızın ve kendinize verdiğiniz değerin bir beyanıdır. Dolu bir takvimle övünmeyi bıraktığımızda ve günün içine bilinçli boşluklar yerleştirmeye başladığımızda, sadece daha üretken olmakla kalmayız; kendi hayatımızın içinde daha var, daha sağlıklı ve daha şefkatli bir şekilde yaşayabiliriz.

Takvim bir üretim aracı olarak tasarlandı ama pratikte başka bir işlev görüyor: kendine nasıl davrandığının haftalık raporunu tutma.

Öz şefkat, o rapordaki boşlukların adı ve o boşluklar tembelliğin değil, dinlemenin yeri. Bedeni, duyguları ve ihtiyaçları duyabilmek için, gürültünün bir an durması gerekir.

Takvimini aç ve bak bakalım yarın kendinle bir randevun var mı?