Hızlı kaydırmalar ve bitmeyen bildirimler arasında kaybolan sindirme zamanını ve “ben yeterliyim” inancını yeniden inşa etmeyi konuşuyoruz bu hafta…

Pascal yüzyıllar önce şöyle söylemiş:

“İnsanlığın bütün dertleri, bir odada tek başına sessizce oturamamaktan gelir.”  

O gün bugündür özde pek bir şey değişmedi, sadece kaçacak yerlerimiz çoğaldı – her ne kadar kendimizi zaman zaman sıkışmış hissetsek de. 

Kaçacak yerlerin en makbulü, en alkışlananı; meşguliyet oldu. Hatırlarsınız bir dönem sürekli yoğun olmak, takvimin dolu olması yüceltilen bir şeydi. “Çok yoğunum” cümlesi bir yakınma gibi kurulur ama aslında bir aidiyet gibi taşınırdı ve dolu bir ajanda, dolu bir hayatın kanıtı sayılırdı. Yoğunluk, değerli ve önemli olmanın rozeti gibi göğsümüze takılırdı ve bence işin en sinsi tarafı da buydu. Kimse çok çalışan birine “neyden kaçıyorsun” diye sormadı, sormak aklına bile gelmedi ve aksine takdir etti, belki de hepimiz ettik. 

Neydi bu sorunun cevabı: İşlevsel kaçış yani bir işe yarıyor gibi görünürken, aslında bizi bir şeyden uzak tutan şey…

İşlevsel kaçışı anlarken sorabileceğimiz sorular var: mesela dolu bir takvim her zaman dolu bir hayatın kanıtı mı? Elbette değil; hatta kendisi zaman zaman boş bir odanın önüne çekilmiş bir perde ve bizim odaklanmamız gereken o perdenin neyi örttüğünü keşfetmek.

Bugün bize güzellenen trendlerde bu tabloyu biraz daha net görebiliyoruz. Hızlı kaydırmalar, aralıksız gelen bildirimler, gün boyu maruz kaldığımız onlarca “yoğun, verimli” hayat… Hiçbir şeyi sindiremiyoruz artık. Bir haberi okuyup üstüne düşünemeden bir sonraki geliyor. Bir duyguyu hissedip anlamlandıramadan dikkatimiz başka yere kayıyor. Durup düşünecek, anlayacak, değerlendirecek zamanımız yok ve zihnimiz sürekli yeni bir uyaranla besleniyor ama hiçbirini hazmedemiyoruz.

Davranışsal olarak gözlemleyecek olursak ikili bir kıskacın içindeyiz.

  • Bir yanda kayıptan kaçınma yani bir şeyi kaçırma korkusu bize her an bağlı, her an açık, her an “içeride” olmayı dayatıyor; tıpkı durursak bir şeyi kaçıracakmışız gibi. 

 

  • Diğer yanda karar yorgunluğu; yani gün boyunca yaptığımız sayısız küçük seçimler zihnimizi öyle tüketiyor ki, akşama vardığımızda kendimizle baş başa kalıp derin bir soruyla oturacak enerjimiz kalmıyor. Ve hoş geldin sonsuz kaydırma. 

İnsan davranışlarını keşfetmek zor ve sonsuz bir yolculuk elbette… Bu niyetle yapılan araştırmalar içinde  kendimizle kalmanın ne kadar zorlaştığını gösteren çarpıcı bir çalışma da var. Virginia Üniversitesi’nden Timothy Wilson ve ekibi, insanları on beş dakikalığına boş bir odada, sadece kendi düşünceleriyle bırakmış. Yanlarında ise tek bir düğme ve canı yakan hafif bir elektrik şoku. Katılımcıların çoğu, hiçbir şey yapmadan kendi zihniyle kalmaktansa kendine elektrik vermeyi tercih etmiş. Kendi içimizle geçireceğimiz on beş dakika, kimimiz için fiziksel acıdan daha ağır gelmiş. 

Bireysel hayatlarımıza baktığımızda çoğumuzun içinde sessiz bir baskı var. Sosyal medyanın, takip ettiğimiz hesapların, özellikle her şeyin doğamıza uygun olmayan şekilde hızlı ilerlemesinin de etkisiyle işe yaramalıyım, verimli olmalıyım, boş durmamalıyım baskısı. Hepimiz her sabah iliklerimize kadar bu baskıyı hissediyoruz. 

Kimimiz için masum bir disiplin gibi görülebilen özellikle sağlıklı beslenme, spor yapma alışkanlıklarımızla ilgili bu baskı altında çok daha derin bir soru barındırıyor olabilir: Ben yeterli miyim? 

Derinlerimizde “ben yeterliyim” inancı yeterince güçlü değilse, bu soru bizi sarsar ve o boşluğu doldurmanın en hızlı yolu, “bir şey yapmaktır”. Bir şey yaptıkça değerli hissederiz, durduğumuzda o değer elimizden kayıp gidecekmiş gibi gelir. Sürekli bir şeyle uğraştığımızda, “ürettiğimizde, öğrendiğimizde” değerli hissedebiliriz ki ben uzunca bir süre bir şey öğrenemediğimde o anın bomboş geçtiğini hissetmiştim. 

Hatta dinlenmenin, durmanın, eğlenmenin sadece hak edilen bir şey olduğunu sanmıştım çünkü öyle öğrenmiştim.  Olduğumuz halimiz bize yetmediğinde dinlenmek, durmak bize suçluluk hissettirir. Ve hoş geldin altı boş yoğunlukların pençesi, meşgul ama tatminsiz, dolu ama huzursuz bir yaşam.

Elbette her yoğunluk kaçış değil zira bazen hayat gerçekten yoğundur; geçim derdi, bakım sorumlulukları, kariyerin belirli dönemleri ya da yalnızca severek yaptığımız bir iş takvimimizi doldurabilir. Mesele takvimin ne kadar dolu olduğu değil, o doluluğun bizim için hangi işlevi gördüğü. Yoğunluk bizim için bir tercih mi, zorunluluk mu, yoksa sessiz kaldığımızda duymaktan çekindiğimiz şeylerin sesini bastırmanın yolu mu?

Toplumsal Baskı ve Pazarlanan "Yetersizlik"

İçinde yaşadığımız sistem, insanın varoluşsal sancısını çok iyi analiz etti ve bunu ustalıkla pazarlanan bir verimlilik kültürüne dönüştürdü bu bir gerçek. Hem sağlık, hem güzellik, hem yaşam tarzı hem lüksün tanımında bunu net bir şekilde görebiliyoruz ve pek tabii verimlilik kavramında da aynı şekilde…

Verimli olmak, zihnimizi ve hayatımızı doğru yönetmek için günü planlamak ile sırf kendimizi değerli, önemli ve geçerli hissetmek için takvimleri doldurmak aynı şey değil. İlki hayatı kolaylaştıran bir araçken; ikincisi, derindeki yetersizlik hissini uyuşturmaya yarayan şık bir kaçış mekanizması.

Meseleyi psikolojik katmanlarına soyacak olursak eğer yoğunluğun aslında zihinsel bir anestezi işlevi gördüğünü ifade edilir.

Psikolojide “işlevsel kaçınma” olarak adlandırılan bu süreçlerde, ajandalarımızı toplantılarla, kurslarla ve sosyal organizasyonlarla doldurarak kendi içsel sessizliğimizin getirdiği tehditleri bastırmayı amaçlarız.

Neden mi? Çünkü hız kesip durduğumuzda gerçekten bizi tatmin etmeyen işlerde harcadığımız yılları, halının altına süpürdüğümüz ilişki dinamiklerini, sırf onaylanmak için üstlendiğimiz anlamsız yükleri ve en önemlisi “tüm bu dışsal rollerimden soyunduğumda ben aslında kimim?” sorusunun ağırlığını hissetmeye başlarız.

Mesele hiçbir zaman “ne kadar çok yaptığımız” değil mesele “yaptıklarımız olmadan da değerli miyiz” sorusu… 2 yıl önce gerçekleştirdiğim TEDx konuşmasını sonlandırırken şu soruları sormuştum: Olduğumuz, olduğumuzu sandığımız ve olmak istediğimiz insanlar kim? Ve bunların arasında nasıl bir boşluk var? 

Pascal’ın işaret ettiği o odaya dönebilmek; takvimde bilerek ve isteyerek boşluklar açmakla başlar. Toprak bile her mevsim ürün veremez; besleyiciliğini korumak için nadasa bırakılması gerekir. İnsan zihni de elbette aralıksız bir çıktı makinesi değildir.

Gerçek öz bakım, zamanı daha da optimize eden yeni bir uygulama indirmek ya da dinlenmeyi bile bir sonraki çalışma performansına yakıt ikmali olarak görmek değil. Gerçek öz bakım; hiçbir şey yapmadan, hiçbir çıktı üretme kaygısı gütmeden durabilmektir. Zihin durduğunda yüzeye çıkan o ilk huzursuzlukla, kaygıyla ve yetersizlik hissiyle kaçmadan aynı odada oturabilmektir. Ve kendi değerimizi ürettiğimiz sonuçlara değil, sadece var oluşumuza bağlayabilme cesaretidir.

Kendi sessizliğinden korkmayan, derindeki “yeterliyim” inancını sahiplenen bir insanı hiçbir altı boş yoğunluk tutsak edemez. Belki de artık kaçmayı bırakıp o odanın kapısını kapatmanın ve aynaya bakmanın zamanı gelmiştir. Ne dersiniz? 

Belki de kendimize sormamız gereken soru “nasıl daha çok iş yaparım” değil. “Hiçbir şey yapmadığımda da yeterli hissedebiliyor muyum?”dur.  Takvimi doldurmak kolay, herkes yapıyor, üstüne alkış da alıyoruz ama zor olan, bir akşam hiçbir şey yapmadan oturup içimizden geçenleri duyabilmek. Ve sanıyorum o boşlukta değerimizin bir yere gitmediğini görebilmek en kıymetlisi. 

“Ben yeterliyim” inancı güçlendiğinde meşguliyet bir sığınak olmaktan çıkıp yeniden sadece bir araca dönüşür çünkü değerimiz yaptıklarımızın toplamı değil. Durabildiğimizde de, hiçbir şey üretmediğimizde de, o değer olduğu yerde durur.

Bunu bilmek bir günde gelmiyor, biliyorum. Zaman alır, emek alır ama gelmeye başladığında, ilk fark ettiğimiz şey nefesimizin biraz daha derinleştiği olur.

Dilerim bir gün hepimiz takvimimizi değerimizi kanıtlamak için değil, gerçekten yaşamak için doldururuz. Ve durduğumuz o boş anlarda, kaçmamız gereken hiçbir şey olmadığını, orada bekleyenin sadece kendimiz olduğunu görürüz.