Geri bildirim kelimesi hayatımıza girdiğinden beri onu hep bir “eleştiri”, hatta gizli bir “tehdit” gibi algılamaya meyilliyiz.
Nedense verilen geri bildirimin pozitif de olabileceğini görmezden gelip hep negatife odaklanıyoruz. Aslında geri bildirim bizi büyütecek, parlatacak harika bir süreç ki haftaya tam olarak bu pozitif etkisinden, bizi nasıl yukarı taşıdığından bahsedeceğim.
Ama gelin, bu hafta önce o hep kaçtığımız, içimizi ürperten tarafıyla yüzleşelim. Önce madalyonun negatif yüzünü, o eleştiremediğimiz tarafları konuşalım ki haftaya pozitifin gücünü daha iyi anlayalım.
O klasik cümleyle giriş yapayım. Her şey ailede başlar… Eee ama gerçekten öyle.
Hadi bir çocuk düşünelim… Canı yanmış, bir şeye kırılmış ama söyleyememiş. Söylemeye kalksa “büyüğüne öyle konuşulmaz” duvarına çarpacağını bilmiş. Ne zaman duygu ve düşüncesini, rahatsız olduğu şeyi söylese ebeveynleri tarafından farkında olmadan hep manipüle edilmiş. O yüzden susmuş. Küçük bir yutkunma, bir omuz silkme ve ardından hiçbir şey olmamış gibi devam etmiş…
O çocuk çoğumuzduk.
Bize saygı diye öğretilen birçok şeyin sessizlik olduğunu ben yıllar sonra fark ettim. “Saygılı çocuk” dediğimiz şey, itiraz etmeyen, incindiğini söylemeyen, ebeveyninin keyfini bozmayan çocuktu. Pek saygılı bir çocuk oldum mu bilemiyorum ama bildiğim tek şey bir şekilde bir çoğumuzun sessizliğinin sebebinin korku olduğu. Sevginin ve belki güvende olmanın masadan kalkmasından duyulan ince ama derin bir korku.
Bir anı...
Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde hatırladığım hayal meyal silik bir anım var. Ah keşke günlük tutma işini daha ciddiye alsaydım da dönüp o ergen Azade’nin hissettiklerini düşündüklerini okuyabilseydim, hatırlayabilseydim. 80’lerin sonuna doğru doğmuş her genç kız gibi İpek Ongun’un da benim kitaplığımda ve hayatımda bir yeri oldu. Bir Genç Kızın Gizli Defteri serisi pek ilgimi çekmezdi ama “Lütfen Beni Anla” kitabının yeri ayrıdır.
Doğru anlaşılmak ve anlamak, davranışları anlamak, iletişimi çözmek, felsefe ve eleştirel düşünce kendimi bildim bileli hep derdim oldu. O zamanlar da en büyük derdim sanıyorum öğrenmek ve duyulmaktı. Annemle eleştirel bir yerden iletişim kurmak, karşılıklı oturup geri bildirim vermek çok kolay değildi benim için ama anlaşılmaya çok aç hissediyordum kendimi. O yüzden ben de İpek Ongun’un “Lütfen Beni Anla” kitabını bir mektup yazarak hediye etmiştim. O kitabı verirken istediğim tek bir şey vardı, duyulmak. Geri bildirim dediğimiz şey en sade hâliyle bence, birine “seni duyuyorum, sen de beni duy” diyebilmek.
Yetişkin hayatımızda geri bildirim denince sanki bu bir iş becerisiymiş, sonradan öğrenilen bir teknikmiş gibi çoğumuzun aklına toplantı odaları, performans görüşmeleri, “yapıcı eleştiri” başlıkları geliyor olabilir ama benim aklıma her zaman aile gelir zira bir insanın eleştiriyi bir saldırı olarak mı yoksa bir yakınlık olarak mı okuduğunu belirleyen şey, hayatındaki ilk geri bildirimi kimden, nasıl aldığıdır. Ve o ilk yer her zaman evdir.
Yanlış teşhis: saygı sandığımız şey
Çoğu evde saygı, itiraz etmemekle karıştırılır. Çocuk bir şeyi sevmediğinde, bir davranıştan incindiğinde, “Anne bu bana dokundu” demeye kalktığında, cevap çoğu zaman duyulmak değil, susturulmak olur. “Sen daha çocuksun.” “Ben senin iyiliğini istiyorum.” “Bir de üstüne konuşuyorsun.” “Ben kötü anneyim zaten.” “İyi, ne yaparsan yap bundan sonra.”
(Sürekli anne üzerinden örnek veriyorum ama bunun sebebi anneleri sorumlu tutmak değil, benim babamla aramda böyle bir pratiğim de pratik fırsatım da hiç olmadığı için baba figürünü nasıl dahil edeceğimi bilemediğimden.)
Duyduğumuz onca cümle kötü niyetle kurulmadı belki ve hatta ebeveynlerimiz de kendi çocukluğundan devraldığı tek dili konuşuyordu. (Böyle düşününce affetmek ve şefkat göstermek daha kolay oluyor… )
Ama sanıyorum birçoğumuz için kaçınılmaz sonuç şu oldu: saygıyı değil, kendi duygusunu yok saymayı öğrendik. Karşındakini kırmadan konuşmayı değil, hiç konuşmamayı öğrendik.
Saygı, itiraz etmemek değil. Saygı, karşımızdakine kendimizi de yok saymadan gerçeği söyleyebilmek. Bence asıl saygısızlık, bir insana “sen ne hissettiğini bana söyleyemezsin” demek.
Tek yönlü ev
Bazı evlerde geri bildirim tek yönlü akar. Ebeveyn çocuğu eleştirebilir, düzeltebilir, “sen şöyle yapmışsın, böyle olmamışsın” diyebilir. Ama aynı cümlenin tersi yasaktır. Genelde geri bildirim iletişimi tek taraflı kurulur.
Kırılgan egonun hakim olduğu evler genelde böyledir. Hata yaptığında sevginin geri çekildiğini öğrenen bir çocuk, hatayı bir öğrenme değil, bir tehlike olarak kaydeder. Büyüdüğünde en küçük eleştiride kalbi hızlanır zira o eleştiri ona bilgi değil, terk edilme kokusu taşır. Basit bir “şunu farklı yapabilir miydin” cümlesi bile içeride kocaman bir alarma dönüşebilir.
Toplantı odalarında, sosyal çevremizde, ilişkilerimizde "psikolojik güven" olarak konuşulan şeyin temeli evlerimizde atılmış ya da atılamamıştır.
Suçu geri getiren cümleler
Bazı evlerde iş daha da incelir. Çocuk bir şeyden rahatsız olduğunu söylediğinde karşısına bir duvar değil, bir suçluluk çıkar. “Ben kötü anneyim zaten.” “İyi, ne yaparsan yap bundan sonra.” “Bak, beni yine üzdün.” Diyaloğun içinde konu bir anda yer değiştirir. Çocuk kendi kırgınlığını anlatmak isterken, kendini karşısındakini teselli ederken bulur. Hoppa! Onun duygusu ortada kalır, ebeveynin yarası masaya oturur.
Bu bilinçli bir manipülasyon değil, kuşaklararası aktarım olabilir ama maalesef bu sonucu değiştirmiyor. “Rahatsız olduğun bir şeyi söylemek sevdiğin insanı yıkmak ve kırmak demek” inancı ilişkinin bağlarına zarar verir.
Böyle büyüyen koca bir kuşak, rahatsız olduğu şeyleri, en sevdiği insanların belki fark etmesini istediği yönlerini hiç söyleyemedi. Ve çoğu bugün kendi ayakları üzerinde duran birer yetişkin olduğu hâlde hâlâ söyleyemiyor. Beni en çok üzen de bu söyleyememek bizi birbirimize yaklaştırmıyor, tam tersine uzaklaştırıyor.
Onları ne zaman gerçekten tanırız?
Ailemizle tuhaf bir şey yaşıyoruz bence. Aile ile aramızda dünyanın en eski bağı var ama uzun yıllar boyunca bence onları gerçekten ve dahası birbirimizi tanımıyoruz. İlişkimizi önce bakım veren ile bakım alan arasında kuruyoruz. Onlar veriyor, biz alıyoruz. Küçükken olması gereken, doğal bir asimetri bu.
Sonra biz büyümeye başlıyoruz ve elbette bir yerde bu ilişkinin de büyümesi, kabını değiştirmesi gerekiyor zira ihtiyaçlarımız da değişiyor. Bakım veren ile bakım alan bağının, iki yetişkinin arasındaki gerçek bir bağa dönüşmesi gerekiyor ki sağlam ve birbirini besleyebilen bir ilişki ortaya çıksın. Anne babayla çocuğun birbirini bu kez yetişkin gözüyle yeniden tanıması, ancak birbirlerine ne kadar açılabildiklerine bağlı.
Kurduğumuz her ilişki beslenmediğinde ölür. Buna ebeveynlerimizle kurduklarımız dahil.
Geri bildirim bir teknik değil, bir bağ
Geri bildirim, aile, bağ kurma ve ego o yüzden üzerine düşünme fırsatım çok oldu ve ben şu sonuca vardım: geri bildirim bir iletişim tekniği değil, bir bağlanma biçimi. “Ben dili kullan”, “eleştiriyi iki iltifatın arasına koy” gibi formüller güzel ama meselenin sadece kabuğu. Asıl mesele, bir evin, bir ilişkinin karşısındakine şunu hissettirip hissettirmediği: “Bana istediğini söyleyebilirsin. Kızabilirsin, itiraz edebilirsin, beni eleştirebilirsin. Ve ben yine buradayım. Sevgim masadan kalkmıyor.”
Güvenli ilişki, hiç sürtünme olmayan ilişki değil. Güvenli ilişki, sürtünmeden sonra hâlâ ayakta kalan sevginin olduğu yer. Güvenli ilişki koşullu sevilmediğin, olduğun gibi kabul edildiğin yer. Bunları zaten bildiğimizi varsayıyorum…
Geri bildirim yıkmaz, büyütür
Eleştiri tehdit değil de bilgi olarak alınabildiğinde kırılgan değil sağlam bir ego gelişir. Bu fark bir insanın hayat boyu ne kadar büyüyebileceğini, ne kadar sağlam ilişkiler kuracağını, ne kadar gelişeceğini de bence belirler. Sağlıklı öğrenildiğinde geri bildirim yıkmaz, büyütür. Önce bağı büyütür, çünkü sana istediğini söyleyebilen – elbette saygı çerçevesinde- insan seni idare eden değil, sana güvenen insandır. Eleştiriyi bir tehdit değil de bir bilgi olarak alabilen insan, her geri bildirimde biraz daha genişler. Kırılgan ego savunur, sağlam ego öğrenir. Geri bildirim kaslarımız evde başlayıp bütün hayatımıza yayılır. Evde “bunu sevmedim” diyebilen çocuk, bir gün masada “bence bu eksik kalmış” diyebilen yetişkin olur.
Vermek ve almak iki ayrı cesaret. Vermek, karşındakini önemsediğin için gerçeği nazikçe söyleyebilmek. Almak ise savunmaya geçmeden dinleyebilmek, gerektiğinde “haklısın” diyebilmek. Bir ilişki, ancak iki taraf da bu ikisini yapabildiğinde eşitlenir.
Peki geri bildirim kaslarımız çocuklukta gelişmediğinde yetişkinlikte neler görebiliriz?
Düşük ve koşullu özsaygımız olabilir yani ancak “hata yapmayınca” kendimizi değerli hissederiz. Buna sık eşlik eden şeyler de mükemmelliyetçilik, kronik yetersizlik duygusu ve imposter sendromudur.
Güçsüz kasların bir diğer yan etkisi eleştiriye hassasiyet. En küçük geri bildirim kişisel saldırı gibi algılanabilir, reddedilme sezilebilir bu da aşırı savunucu bir yana sebep olur.
Herkesi idare etme, hayır diyememe, kendi ihtiyaçlarını bastırma, bazen ani patlamalar, pasif agresif tepkiler ve sınır koyamama… Tanıdık geldi mi? 🙂 İşte bunlar hep güçsüz kaslar yüzünden…
Ve daha nicesi… Bunların hiçbiri bir kusur değil bir çoğu öğrenilmiş bir koruma biçimi bu sebeple fark edildiğinde ve üzerine emek verildiğinde değişebilir.
Peki nereden başlayacağız?
Bu döngüyü kırmak büyük kararlarla değil, küçük ama gerçek adımlarla olur.
Önce kendimize eleştirilme iznini vererek başlayabiliriz. Çocuğumuz, eşimiz, sevdiğimiz biri “bunu sevmedim” dediğinde bunu bir saygısızlık gibi değil, bir güven işareti gibi duyabiliriz. O cümleyi bize kurabiliyorsa, demek ki bizden korkmuyor.
Cevap vermeden önce bir nefes alıp susabiliriz. Çoğumuz dinlemiyoruz, çünkü o sırada zaten savunmamızı hazırlıyoruz ama en iyi geri bildirim alma yöntemi önce hiçbir şey söylemeden gerçekten duymak.
Gerektiğinde özür dileyebiliriz. “Özür dilerim, orada seni kırdım” cümlesi otoriteyi düşürmez, tam tersine bağı büyütür. Kimse kusursuz bir insana güvenmiyorl, hatasını görebilen bir insana güveniyor.
Saygıyı korkudan ayırabiliriz. Susan çocuk her zaman saygılı çocuk değil. Bazen sadece korkmuş çocuktur…
Kusursuz ebeveyn, kusursuz eş, kusursuz evlat olmak zorunda değiliz. Hiçbirimiz o değiliz zaten ama kapımızı aralık bırakabiliriz. Bize gerçeği söyleyebilecek, itiraz edebilecek, “bu bana dokundu” diyebilecek insanlara o kapıyı açık tutabiliriz.
Çünkü bir ailenin, bir ilişkinin, bir insanın gerçekten büyümesi kusursuz olmakla değil, birbirine dokunabilmekle ilgilidir ve onunla başlar. Hayat boyu doğru anlaşılmak ve kendimizi doğru anlatabilmeyi arıyoruz. Bu yüzden bu kadar çabamız.
Bugün ya da kendinizi adım atmak için hazır hissettiğiniz ilk fırsatta en sevdiğiniz insana küçük bir kapı aralayın. “Benimle konuşurken kendini gerçekten söyleyebiliyor musun, yoksa bazen susmayı mı seçiyorsun?” diye sorun ya da yıllardır söyleyemediğiniz o cümleyi usulca söyleyin. Bence bu diyaloğa içinizdeki çocukla başlayın…
Bakalım o kapının ardında sizi ne bekliyor.