Bir mekanın hafızası var mıdır bilmiyorum ama bazı mekânların bizi, biz onları bilinçli olarak hatırlamadan önce bile bir şeylere geri götürdüğüne inanıyorum.

Üstelik çoğu zaman aklımızda kalan şey odanın bütünü değil; belirli bir saat aralığında içeri giren ışık, kapı açıldığında duyulan o tanıdık ses, bir dolabın içindeki koku ya da oturduğumuz yerden gördüğümüz küçük bir köşe oluyor. Sanki mekânın kendisi değil de, onun içinde yaşadığımız anlar bazı ayrıntılara tutunup zihnimizde kalmaya devam ediyor

Bu yüzden bir odanın kendi başına hafızası olup olmadığını sormaktan çok, bir mekânın bizim hafızamıza nasıl yerleştiğini merak ediyorum; çünkü yıllar sonra uzun zamandır gitmediğimiz bir yere döndüğümüzde çoğu zaman önce görüntüyü değil, hissi tanıyoruz ve daha neye baktığımızı tam olarak anlamadan, zihnimiz mekânın bütününü henüz çözmeden, tanıdık bir koku, bir ses, belli bir ışık açısı ya da bir yüzey bizi çok daha eski bir ana bağlayabiliyor.

O anda yalnızca odayı değil, sanki o odadaki hâlimizi de yeniden hatırlıyoruz.

Bence asıl ilginç olan da bu. Bu nasıl oluyor?

Bir mekanı yıllar sonra yeniden gördüğümüzde neden yalnızca mobilyaları, duvar rengini ya da mekânın planını hatırlamıyoruz da, bir anda o dönemde kim olduğumuz, o odada kimlerle bulunduğumuz, günün hangi saatinde ışığın nereden geldiği, evin nasıl koktuğu, hangi seslerin arka planda sürekli tekrar ettiği ve bütün bunların bize nasıl hissettirdiğiyle birlikte çok daha büyük bir deneyim geri geliyor?

Aslında bir odanın kendi başına hafızası yok elbette; duvarlar yaşananları kaydetmiyor, zemin üzerinden geçen insanları hatırlamıyor, bir masa üzerinde yapılan konuşmaları saklamıyor, fakat biz mekânı hiçbir zaman yalnızca fiziksel özellikleriyle deneyimlemediğimiz için, o mekânda yaşananlar zamanla fiziksel çevreyle birbirine karışıyor ve bir noktadan sonra mekânın kendisini, orada yaşadığımız şeylerden bütünüyle ayırmak zorlaşıyor.

İç mimarlık pratiğinde bu ilişkiyi çok güçlü biçimde hissediyorum; çünkü bir mekân tasarlarken planı, dolaşımı, ışığı, malzemeyi, rengi, dokuyu, akustiği ve kullanım biçimlerini ayrı ayrı düşünsek de, kullanıcı o mekâna girdiği anda bütün bu kararlar tek tek fark edilen tasarım unsurları olmaktan çıkıp birlikte hissedilen bir deneyime dönüşüyor ve bence mekânla hafıza arasındaki bağ da tam olarak burada kurulmaya başlıyor.

Çünkü insan bir mekânı parçalar hâlinde yaşamıyor.

Bir odaya girdiğimizde yalnızca rengine bakmıyoruz; ışığın gözümüze nasıl geldiğini, ortamın sıcaklığını, seslerin nereden yayıldığını, yüzeylerin sertliğini ya da yumuşaklığını, oturduğumuz yerde arkamızdan birilerinin geçip geçmediğini, kapıyı görüp göremediğimizi, konuştuğumuz kişiyi ne kadar rahat duyduğumuzu ve bütün bunların bedenimizde nasıl bir karşılık yarattığını çoğu zaman farkında bile olmadan aynı anda deneyimliyoruz.

Bu nedenle yıllar sonra hatırladığımız şey de çoğu zaman tek bir detay olmuyor; görüntü, ses, koku, beden hissi ve duygu birbirinden ayrılmadan, daha çok bir atmosfer gibi geri geliyor ve bazen bütün bir mekânı tarif etmek yerine yalnızca “orada nasıldım?” sorusunun cevabı hafızamızda kalıyor.

Nöromimari ve duyusal tasarım açısından bakıldığında da mekânın yalnızca görsel bir kompozisyon olmadığını söylemek önemli, çünkü insan beyni çevresini tek bir duyu üzerinden değil, çoklu duyusal bir bütün olarak algılıyor; gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız, dokunduğumuz ve bedenimizle hissettiğimiz unsurlar birbirinden bağımsız şekilde değil, aynı deneyimin parçaları olarak işleniyor ve bu nedenle bir mekânın hafızamızdaki izi de yalnızca görüntülerden oluşmuyor.

Belki bu yüzden bazı yerleri düşündüğümüzde önce görüntü değil, koku geliyor aklımıza.

Çocukluğumuzun evi denince bir sabun kokusunu, fırından yeni çıkmış anne kekini, yazın açık kalan pencereden gelen havayı ya da yıllardır aynı dolapta duran çarşafların kokusunu hatırlayabiliyoruz ve bazen bu kokular, hangi anıyı taşıdıklarını biz daha zihinsel olarak çözmeden önce, bedenimizde tanıdık bir duygu uyandırabiliyor.

Kokunun hafızayla kurduğu ilişki bana hep çok etkileyici geliyor, çünkü bazen “Ben bunu biliyorum” hissi, neyi bildiğimizi hatırlamamızdan daha önce geliyor ve birkaç saniye sonra zihnimiz o kokunun bizi nereye götürdüğünü bulmaya çalışıyor.

Mekân ve hafıza ilişkisinin en güçlü taraflarından biri de sanırım burada; çünkü mekânın bizde bıraktığı iz her zaman kelimelerle tutulmuyor, bazı şeyler açık bir anı olarak değil, yalnızca bir his, bir yakınlık ya da tanıdıklık duygusu olarak kalıyor.

Sesler de benzer şekilde çalışıyor.

Bir evin sesini ne kadar düşündüğümüzden emin değilim ama bence her mekânın kendine ait bir ses dünyası var ve çoğu zaman bu ses dünyası, orada yaşarken fark etmediğimiz hâlde, mekânın karakterinin önemli bir parçasına dönüşüyor.

Bir apartman boşluğunda yankılanan ayak sesi, rüzgârda hafifçe titreşen bir pencere, mutfaktan gelen tabak sesi, sürekli çalışan bir cihazın düşük frekanslı uğultusu, dışarıdan geçen arabalar, koridorun sonunda kapanan bir kapı ya da sabah belirli saatlerde duyulan kuşlar, zaman içinde o mekânın arka planına yerleşiyor ve tekrar ettikçe neredeyse görünmez hâle geliyor.

Fakat aynı mekân boşaldığında ya da ses ortamı değiştiğinde, o yeri bir anda yabancı hissetmemizin nedenlerinden biri de bu olabilir.

Bu durum bana hep şu soruyu düşündürüyor:

Bir mekânı hatırladığımızda aslında fiziksel çevreyi mi hatırlıyoruz, yoksa o çevrenin içinde tekrar eden hayatı mı?

Bence ikisini birbirinden ayırmak zaten çok kolay değil, çünkü bir odanın anlamı çoğu zaman içinde yaşanan büyük olaylardan çok, gündelik hayatın küçük tekrarlarıyla kuruluyor.

Her sabah aynı pencerenin önünde kahve içmek, anahtarı eve girince hep aynı yere bırakmak, akşamları aynı koltuğa oturmak, bir çocuğun sürekli aynı köşede oyun oynaması ya da yıllarca aynı masanın etrafında toplanmak, yaşanırken büyük birer anı gibi görünmeyebilir ama zaman geçtikçe bu küçük tekrarlar mekânla birlikte belleğe yerleşiyor ve yıllar sonra o yeri düşündüğümüzde yalnızca görüntüsünü değil, içindeki ritmi de hatırlıyoruz.

Belki de bu nedenle mekânın hafızası dediğimiz şey, tek bir güçlü anıdan çok, birikmiş küçük tekrarların toplamına benziyor.

Zaman geçtikçe mekân kullanılıyor, dokunuluyor, aşınıyor, bazı yüzeylerin tonu değişiyor, bazı mobilyalar bedenin tekrar eden kullanımına göre biçimleniyor ve başlangıçta kusur gibi görülebilecek bu küçük değişimler, aslında orada bir hayatın sürdüğünü anlatmaya başlıyor.

Bir merdiven basamağının ortasının hafifçe aşınması, yıllardır kullanılan bir masanın kenarında oluşan küçük izler, güneş alan bir ahşabın renginin zamanla değişmesi ya da bir koltuğun hep aynı yerden kullanıldığı için formunun farklılaşması bana fiziksel bir hafıza gibi geliyor; malzeme geçmişi gerçekten “hatırlamıyor” belki ama kullanım, zamanın izini onun üzerinde görünür hâle getiriyor.

Bu da bizi tasarımın başka bir tarafına götürüyor.

Bugün iç mekânlarda çoğu zaman ilk günkü kusursuzluğu korumaya çalışıyoruz; yüzeylerin eskimemesi, hiçbir izin oluşmaması, malzemenin ilk günkü görünümünü mümkün olduğunca uzun süre sürdürmesi isteniyor, oysa bazı malzemelerin güzel yaşlanması, kullanıldıkça karakter kazanması ve zamana karşı direnmek yerine onunla birlikte değişmesi, mekânın insana daha tanıdık ve daha ait hissettirmesinde düşündüğümüzden daha önemli olabilir.

Çünkü anlam yalnızca tasarımcı tarafından verilmiş bir şey değil; insanla mekân arasında zaman içinde kuruluyor.

Kim olduğumuz, hayatımızın hangi döneminden geçtiğimiz, orada kimlerle bulunduğumuz, o sırada ne yaşadığımız ve belki de en önemlisi, bedenimizin o ortamda nasıl hissettiği, aynı mekânı herkes için bambaşka bir yere dönüştürebiliyor.

Bu yüzden çok sıradan bir oda bizim için son derece değerli olabilir; mimari olarak hiçbir iddiası olmasa bile, orada güvende hissettiğimiz, dinlendiğimiz, sevdiğimiz biriyle zaman geçirdiğimiz ya da hayatımızın önemli bir dönemini yaşadığımız için o mekân hafızamızda çok daha güçlü bir yer tutabilir.

Belki de çocukluğumuzun evini düşündüğümüzde zihnimizde çoğu zaman mimari bir çizim değil, parçalı ama çok canlı bir atmosfer belirmesinin nedeni de bu.

Belki bir odanın gerçekten hafızası yoktur ama biz bir mekânda yeterince uzun süre kaldığımızda, ona kendi hayatımızdan bir şeyler bırakıyoruz ve o da daha sonra bize onları geri çağırabilecek küçük işaretler sunuyor.

Bu yüzden bugün içinde bulunduğumuz mekânlara biraz da bu gözle bakmayı seviyorum; yalnızca nasıl göründüklerine, ne kadar iyi tasarlandıklarına ya da hangi malzemelerin kullanıldığına değil, bizde ne biriktirdiklerine, hangi duyguları tekrar tekrar çağırdıklarına ve hayatımızın hangi dönemlerine sessizce eşlik ettiklerine de bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Her gün geçtiğimiz koridor, çalıştığımız masa, akşam oturduğumuz koltuk ya da evde en sevdiğimiz köşe şu anda bize sıradan gelebilir ama yıllar sonra, hayatımızın bu dönemini hatırlatan en güçlü şeylerden biri belki de tam olarak bunlar olacak.

Çünkü mekânlarla kurduğumuz ilişki, çoğu zaman içinde yaşarken fark ettiğimizden daha derin.

Biz onları kullanıyoruz, değiştiriyoruz ve dönüştürüyoruz ama onlar da zamanla anılarımıza karışıyor, bazı duygularla eşleşiyor ve hayatımızın belirli dönemleri için görünmez birer referans noktasına dönüşüyor.

Belki de bu yüzden geçmişten bir mekânı düşündüğümüzde aklımıza ilk gelen şey çoğu zaman nasıl göründüğü değil; bir koku, bir ses, belli bir ışık ve onunla birlikte geri gelen, tarif etmesi zor ama son derece tanıdık bir his oluyor.

 

Geçmişten bir mekân düşündüğünüzde sizin aklınıza ilk ne geliyor?

Nasıl göründüğü mü, yoksa bir koku, bir ses, bir ışık ve onunla birlikte geri gelen o tanıdık his mi?