On Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü vesilesiyle en çok duyduğumuz cümle “kendine iyi bak” oldu di mi?
Özünde doğru bir cümle ve fakat yarım ziira hiçbirimiz kendi iyi oluşumuzu boşlukta kurmuyoruz.
Evet, ruh sağlığımızdan biz sorumluyuz hatta bütünsel olarak iyi olmamızdan da; uykumuzdan, sınırlarımızdan, neyi kabul edip neyi reddettiğimizden ama bu sorumluluğun bittiği yer kendi derimiz, kendi rutinlerimiz ve hayatımız değil. Birlikte yaşadığımız insanların iyi oluşundan da dolaylı olarak sorumluyuz. Bunu bize söyleyen şeyse ahlak değil, evrimsel kökleri de var.
Evrimsel psikoloji de insanın sosyal doğasına ilişkin bize önemli bir perspektif sunar. İnsan türünün hayatta kalmasında yalnızca bireysel becerilerimiz değil, iş birliği yapabilmemiz, birbirimizin ihtiyaçlarını fark edebilmemiz, bağ kurabilmemiz ve bir topluluğun parçası olabilmemiz de rol oynadı.
İnsan, ayakta kalmayı bireysel dayanıklılığına borçlu değil. Robert Trivers’ın karşılıklı özgecilik kuramı bize şunu anlatır: bugün senin için yaptığım şey, yarın benim hayatta kalma ihtimalim. Shelley Taylor’ın çalışmaları da tehdit karşısında insanın tek repertuarının savaşmak ya da kaçmak olmadığını gösterir. Bir diğeri ise bakım vermek ve yakınlaşmak yani başkasının haliyle ilgilenmek sonradan öğrendiğimiz bir nezaket değil, bize kalan çok eski bir yazılım.
Kendini sev, sınırlarını çiz, negatif insanlardan uzaklaş, duygularını yönet, kimsenin seni etkilemesine izin verme… Elbette bu önerilerin bazılarının oldukça anlamlı karşılıkları var ancak insan ilişkileri, birkaç kişisel gelişim cümlesine sığamayacak kadar karmaşık.
Her şeyin bireyin kendi sorumluluğu olduğu bir dünyada, birbirimize karşı sorumluluklarımızı nereye koyacağız?
İyi Oluş Bulaşıcıdır
Nicholas Christakis ve James Fowler, Framingham Kalp Çalışması’nın yirmi yıllık verisiyle binlerce insanın ilişki ağını incelemişler ve mutluluğun bu ağ içinde yayıldığını bulmuşlar, hem de üç derece uzaklığa kadar. Arkadaşının arkadaşının arkadaşı… Yakınında mutlu bir arkadaşı olan kişinin mutlu olma olasılığı belirgin biçimde artmış ve pek tabii tersi de geçerli.
İyi oluşun daha geniş bir tarafı var. İyi oluşumuzu yalnızca kendi iç dünyamızda ya da yakın ilişkilerimizde aramak yeterli mi? Her gün güvencesizlikle yaşayan, çalışma ortamında sürekli baskı gören, kendini ait hissetmediği bir toplumda var olmaya çalışan bir insana yalnızca “kendine iyi bak” demek ne kadar yeterli olur? Demem odur ki; iyi olmak için değiştirmemiz gereken şey sadece kendi düşüncelerimiz değil, bazen de içinde yaşadığımız koşullar. Bu yüzden iyi oluşun sorumluluğu yalnızca bireylerin değil; kurumların, toplulukların ve toplumun da meselesi.
Tüm bunlardan ne çıkarmalıyız derseniz hem çok basit hem de bir o kadar ağır: Bizim halimiz, yanımızdakinin ortamı.
Kendi iyi oluşumuzu önemsemek bencillik değil, ortak zemine katkı ve başkalarının iyi oluşunu bütünüyle onların bireysel meselesi olarak görmek de ilişkisel sorumluluğumuzu göz ardı etmek anlamına gelebilir. Dolaylı sorumluluk derken bunu kastediyorum. Kimsenin terapisti olmak zorunda değiliz pek tabii fakat kurduğumuz ilişkinin niteliğinden sorumluyuz.
Tüm bunlarla birlikte elbette kimsenin ruh sağlığını tek başımıza iyileştiremeyiz. Bir başka insanın bütün duygularını düzenlemek, sorunlarını çözmek ya da onu sürekli mutlu etmek gibi bir görevimiz de yok ama davranışlarımızın başka insanların hayatında bir karşılığı olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu bazen kullandığımız dil, bazen gösterdiğimiz özen, bazen birine tanıdığımız alan, bazen de kendi ihtiyaçlarımızı ifade etme biçimimiz başka birinin kendisini nasıl hissettiğini etkileyebilir.
Söylediklerim şöyle de algılanmasın lütfen: herkesin yükünü sırtlanmak, her kapıya koşmak, kendini unutacak kadar başkasıyla meşgul olmayı savunmuyorum. Savunmadığım gibi ek olarak şunu söylemek istiyorum; başkasının iyi oluşundan da sorumlu olduğumuzu idrak ederken ihtiyacımız olan en temel şeylerden biri: sınırlarımız!
Nörobilimci Tania Singer ve ekibinin çalışmaları, empati ile şefkatin beyinde aynı yolu kullanmadığını gösteriyor. Empati, başkasının acısını kendi bedeninde hissetmek. Acıyla ilişkili ağları çalıştırır ve tekrarladıkça insanı tüketir, giderek bizi kaçınmaya götürür. Şefkat ise bağ kurma ve ödül ile ilişkili ağları devreye alır. İnsanı acıda donup kalmaktan çıkarıp eyleme ve yakınlığa taşır.
Aradaki farka bakalım mı?
Empati “senin acın bende” demek, şefkat “acını görüyorum, yanındayım” demek. Birincisi ikimizi birden batırır, ikincisi elimi uzatacak kadar ayakta kalmamı sağlar.
O yüzden yeniden hatırlamakta fayda var: sınır koymak ilgisizlik değil, şefkati sürdürülebilir kılan şeydir. Kendini tüketerek verdiğin desteğin sürdürülebilir olması pek mümkün değil.
Neydi? Oksijen maskesini önce kendimize takıyorduk. 🙂
Kendimizi korumakla birbirimize özen göstermek arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz ve bununla birlikte birbirimize nasıl etki ettiğimizin farkında olmak zorundayız.
Bir çalışma da Harvard’ın 1938’den bu yana aynı insanları ömür boyu izleyen Yetişkin Gelişimi Çalışması, uzun vadeli sağlığı ve mutluluğu en iyi öngören şeyin ne gelir ne de fiziksel göstergeler olduğunu söylüyor. İlişkilerin sıcaklığı yani mesele kaç kişiyle temasta olduğumuz değil, kaç ilişkimizin gerçek olduğu. Elimizde yüzlerce bağlantı var, etkileşim var, temas yok.
Birbirimizden sorumluyuz ama sınır da koymalıyız diyoruz ve genellikle bu iki söylem de çok kişisel anlam ifade edebiliyor bizim için. Birbirimizin iyi oluşundan sorumlu olmak ne demek peki? Sormak demek, sorduktan sonra cevabı gerçekten beklemek demek… Hemen çözmeye çalışmadan, akıl vermeden, düzeltmeden yanında kalmak demek… Ve “gücüm buraya kadar” dediğim yeri sevgiyle söyleyebilmek demek.
Birbirimizden sorumlu olduğumuzu hissettiğimiz kadar bizden de sorumlu olunduğunu hissetmemiz de çok kıymetli. Mutlaka Instagram’da videosunu görmüşsünüzdür saygıyla andığımız İoanna Kuçuradi’nin şu söylemini “Birisinin seni düşündüğünü bilmek önemli bir şeydir… Çok sıcacık bir şeydir.”
Ne zaman görsem, ne zaman duysam aynı şeyi sorarım kendime… Kimlerin hali benim ve benim halim kimlerin ortamı? Şefkatli olmaya çalışırken kendimi es geçiyor muyum?
Dilerim iyi oluş hepimiz için tek başına taşınan bir yük olmaktan çıkar, birlikte durduğumuz bir zemine dönüşür… Zira kimse kendi başına iyi olamıyor, çünkü hepimiz birbirimizin ortamıyız.
İnsana insan gerek a dostlar.